(The Turkish Post) – CENGİZ İZOL
Eğitimci – Araştırmacı Yazar
Barış, yalnızca silahların susması değil; insanların birbirini dinleyebildiği, farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabildiği ve geleceğe güvenle bakabildiği bir toplumsal iklimdir.
İnsanlık tarihi, birlikte yaşama çabasının yanı sıra anlaşmazlıkların, çatışmaların ve ayrışmaların da tarihidir. İnsanlar kimi zaman düşünceleri, inançları, kimlikleri, çıkarları ve beklentileri nedeniyle karşı karşıya gelmiş; kimi zaman da aynı toplumun mensupları olmalarına rağmen birbirlerini anlamakta güçlük çekmiştir. Oysa insanın en temel ihtiyaçlarından biri, kendisini güvende hissettiği, değer gördüğü ve geleceğe umutla bakabildiği bir toplumsal çevrede yaşamaktır.
Bugün toplumsal barış, yalnızca çatışmaların yaşandığı bölgelerin değil, bütün toplumların üzerinde düşünmesi gereken temel meselelerden biridir. Çünkü barışın zayıfladığı yerde güven azalır, önyargılar güçlenir, insanlar arasındaki mesafeler büyür. Bir süre sonra farklı düşünmek, farklı bir hayat sürmek veya farklı bir toplumsal çevreden gelmek bile ayrışma nedeni hâline gelebilir.
Peki, aynı dünyayı paylaşan, aynı sokaklarda yürüyen, aynı şehirlerin havasını soluyan insanlar neden birbirlerine karşı bu kadar mesafeli olabiliyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomik şartlarda, siyasi tartışmalarda veya toplumsal farklılıklarda aranamaz. Sorunun önemli bir boyutu da insanın kendisinden farklı olanı anlamaya ne kadar istekli olduğuyla ilgilidir.
Farklılıklarımız, Birlikte Yaşamaya Engel Değildir
Toplumlar farklılıklarıyla var olur. İnsanların düşünceleri, inançları, kültürleri, yaşam biçimleri ve hayata bakışları birbirinden farklı olabilir. Bu farklılıklar, doğru bir anlayışla ele alındığında toplumsal hayatı zenginleştirir. Ancak farklılıklar üstünlük veya düşmanlık gerekçesine dönüştürüldüğünde birlikte yaşama kültürü zarar görür.
Bir insanın bizim gibi düşünmemesi, onun kötü niyetli olduğunu göstermez. Bir toplumsal grubun bizden farklı bir geçmişe sahip olması, o grubu ötekileştirmemizi haklı çıkarmaz. Farklı siyasi görüşlere sahip olmak da insanların birbirlerine karşı saygı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Demokratik ve çoğulcu bir toplumun gücü, herkesin aynı düşünceyi benimsemesinden değil, farklı düşüncelerin barış içinde var olabilmesinden gelir.
Elbette birlikte yaşamak, her konuda uzlaşmak veya haksızlıklar karşısında sessiz kalmak anlamına gelmez. Adaletsizliğe itiraz etmek, yanlışları eleştirmek ve haklarımızı savunmak toplumsal hayatın doğal bir parçasıdır. Önemli olan, bunu insan onurunu koruyarak ve karşı tarafı düşmanlaştırmadan yapabilmektir.
Önyargılar, İnsanlar Arasına Görünmez Duvarlar Örer
Bazen bir insan hakkında karar vermek için onu tanımaya ihtiyaç duymayız. Ailesi, memleketi, kimliği, siyasi görüşü veya mensup olduğu toplumsal çevre hakkında duyduklarımız, o insanı değerlendirmemize yetebilir.
Böylece kişileri kendi davranışları üzerinden değil, ait oldukları gruplar üzerinden yargılamaya başlarız.
Oysa hiçbir insan yalnızca ailesinden, çevresinden veya geçmişinden ibaret değildir. Her insanın kendi düşüncesi, iradesi, vicdanı ve seçimleri vardır.
Önyargılar, çoğu zaman gerçek bir karşılaşmanın yerini başkalarından duyduğumuz sözlerin almasıyla büyür. Birbirini hiç tanımayan insanlar, birbirleri hakkında kesin hükümler verebilir. Zamanla bu hükümler, toplumsal mesafelere ve güven kaybına dönüşebilir.
Bunun önüne geçmenin yolu, insanları dinlemekten, anlamaya çalışmaktan ve gerektiğinde kendi düşüncelerimizi yeniden gözden geçirmekten geçer.
Bazen samimi bir sohbet, yıllardır devam eden bir yanlış anlamayı ortadan kaldırabilir. Bazen bir ziyaret, bir telefon görüşmesi veya içtenlikle uzatılan bir el, insanlar arasındaki mesafeyi azaltabilir.
Bunlar küçük adımlar gibi görünebilir. Ancak toplumsal barışın gündelik hayatta karşılık bulması, tam da bu küçük adımlarla mümkündür.
Barış Önce Evde, Sonra Sokakta Başlar
Toplumsal barışı yalnızca devletlerin, yöneticilerin veya kurumların sorumluluğu olarak görmek eksik bir yaklaşımdır. Barış, insan ilişkilerinin bulunduğu her yerde yeniden üretilir.
Bir çocuğun ailesinde anlaşmazlıkların nasıl çözüldüğünü görmesi, onun gelecekteki tutumlarını etkiler. Sorunların konuşarak mı, yoksa baskı ve öfkeyle mi çözüldüğü; farklı düşüncelere nasıl yaklaşıldığı; kadınların, çocukların ve gençlerin söz hakkına ne kadar değer verildiği önemlidir.
Evinde sürekli aşağılanmaya, ayrımcılığa veya şiddete tanık olan bir çocuğa toplumsal barışın değerini anlatmak tek başına yeterli değildir. Barış, önce davranışlarla öğretilmelidir.
Aynı durum okulda, iş yerinde, mahallede ve kamusal alanda da geçerlidir. İnsanların düşüncelerini korkmadan ifade edebildiği, haklarının korunduğu ve anlaşmazlıklarını çözmek için başvurabilecekleri adil mekanizmaların bulunduğu toplumlarda güven duygusunun güçlenmesi mümkün olur.
Bu nedenle barış kültürü, yalnızca güzel sözlerden oluşmamalıdır. İnsan ilişkilerinde saygı, kurumların işleyişinde adalet ve toplumsal hayatta eşitlik anlayışıyla desteklenmelidir.
Gençlere Nasıl Bir Gelecek Bırakıyoruz?
Bugün yetişen gençler, yalnızca ekonomik sorunlarla veya eğitim ve istihdam alanındaki güçlüklerle mücadele etmiyor. Aynı zamanda kendilerini ifade edebilecekleri, emeklerinin karşılığını alabilecekleri ve toplumun eşit bir parçası olduklarını hissedebilecekleri bir gelecek arıyorlar.
Gençlerin düşüncelerini önemsemeyen, onları toplumsal karar süreçlerinin dışında bırakan ve farklılıklarını bir tehdit gibi gören anlayışlar, aidiyet duygusunu zayıflatabilir.
Kadınların toplumsal hayata katılımının sınırlandırılması, çocukların ihmal edilmesi ve dezavantajlı kesimlerin sorunlarının görmezden gelinmesi de ortak geleceğimizi olumsuz etkiler.
Oysa gençlerin enerjisi, kadınların birikimi, yaşlıların tecrübesi ve toplumun farklı kesimlerinin katkısı birlikte değerlendirildiğinde daha güçlü bir toplumsal yapı kurulabilir.
Hiçbir toplum, insanlarının önemli bir bölümünü dışarıda bırakarak gerçek anlamda gelişemez.
Barış Bir Tercih Olduğu Kadar Bir Sorumluluktur
Toplumsal barışın güçlenmesi için herkesin kendi bulunduğu yerden katkı sunması gerekir.
Bir öğretmen sınıfında, bir anne veya baba ailesinde, bir yönetici kararlarında, bir gazeteci kullandığı dilde, bir kanaat önderi insanları yönlendirme biçiminde sorumluluk üstlenebilir. Sivil toplum kuruluşları farklı kesimler arasında diyalog kurabilir; kamu kurumları adalet, eşitlik ve güven ilkelerini güçlendirebilir.
Her insanın yapabileceği bir şey vardır: Haksızlığa uğrayanı dinlemek, bir anlaşmazlıkta tarafları anlamaya çalışmak, öfkeyi körükleyen sözlerden uzak durmak, yanlış bir bilgiyi yaymamak ve farklı düşüncelere saygı göstermek.
Bunlar sorunların tamamını bir anda çözmez. Ancak daha büyük çözümlerin gelişebileceği bir toplumsal zemin oluşturur.
Barış, yalnızca başkalarından beklediğimiz bir davranış değildir. Bizim konuşma biçimimizde, verdiğimiz kararlarda ve insanlara yaklaşımımızda da karşılık bulmalıdır.
Sonuç olarak, toplumsal barışın güçlenmesi için önce birbirimizi anlamaya, ardından birbirimize güvenmeye ihtiyacımız var. Güvenin oluşması için de adalete, samimiyete ve karşılıklı sorumluluğa ihtiyaç duyuyoruz.
Belki bütün anlaşmazlıkları ortadan kaldıramayız. Ancak anlaşmazlıklarımızın düşmanlığa dönüşmesini önleyebiliriz. Her konuda aynı düşünceyi paylaşamayız. Fakat birbirimizin insan onuruna saygı göstermeyi başarabiliriz.
Çünkü barış, herkesin aynı olması değil; farklı insanların eşit haklarla, güven ve saygı içinde bir arada yaşayabilmesidir.
Ve daha huzurlu bir gelecek, birbirimizi değiştirmeye çalışmaktan önce birbirimizi anlamaya çalıştığımız gün başlayacaktır.
























