(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Bir toplum ne zaman çürümeye başlar? Büyük skandallarla mı, yoksa küçük yanlışları olağan karşıladığımız gün mü?
Bu 15 yazılık dizide, toplumsal çürümenin gündelik hayattaki izlerini psikoloji ve sosyolojinin bulgularıyla sorguluyoruz. İlk soru şu: Eleştirdiğimiz yanlışların bazen parçası oluyor muyuz?
Bir işe başvuruyorsunuz.
Diplomanız var. Deneyiminiz var. Aranan bütün koşulları karşılıyorsunuz.
Ama işe başka biri alınıyor.
Sonra öğreniyorsunuz.
Bir tanıdığı varmış.
Öfkeleniyorsunuz. Haksızlık olduğunu söylüyorsunuz. Belki şikâyet ediyorsunuz.
Aradan birkaç yıl geçiyor.
Bu kez çocuğunuz iş arıyor.
Bir arkadaşınız, önemli bir yerde tanıdığı olduğunu söylüyor.
Önce tereddüt ediyorsunuz.
Sonra telefonu açıyorsunuz.
Çünkü çocuğunuzun hakkının yenmesini istemiyorsunuz.
Peki, başkasının çocuğunun hakkı?
İşte toplumsal çürümenin en rahatsız edici taraflarından biri burada başlıyor.
Bir zamanlar karşı çıktığımız yanlışları, kendimiz yapmak için gerekçeler bulmaya başlıyoruz.
YANLIŞ NE ZAMAN NORMAL OLUR?
Bir toplumda hırsızlık olabilir. Yolsuzluk olabilir. Adaletsizlik olabilir.
Bunların varlığı tek başına o toplumun çürüdüğünü kanıtlamaz.
Asıl mesele, bu davranışların nasıl karşılandığıdır.
Birisi torpille işe girdiğinde insanlar haksızlık mı görüyor?
Yoksa işe giremeyene neden tanıdık bulamadığını mı soruyor?
Vergi kaçıran birini yanlış yaptığı için mi eleştiriyoruz?
Yoksa yakalanmadığı için akıllı mı buluyoruz?
Aradaki fark önemli.
Çünkü birinde yanlış davranış hâlâ yanlıştır.
Diğerinde ise başarıya ulaşmanın yollarından biri haline gelmiştir.
Bir süre sonra insanlar neyin doğru olduğunu değil, neyin işe yaradığını konuşmaya başlar.
Ve doğru olanla işe yarayan birbirinden uzaklaştığında, insanın önüne başka bir soru çıkar:
Doğru kalmanın bedelini neden yalnızca ben ödeyeyim?
HERKES YAPIYORSA…
Sosyolog Émile Durkheim, ortak toplumsal kuralların insanları yönlendirme gücünün zayıflamasını anomi kavramıyla açıklamıştı.
Kurallar vardır. Ancak insanlar hangi kuralların gerçekten geçerli olduğunu, kimlerin bunlara uyduğunu ve uymayanların neyle karşılaşacağını kestirmekte zorlanabilir.
Psikoloji araştırmaları da başkalarının davranışlarına ilişkin düşüncelerimizin kendi tercihlerimizi etkileyebildiğini gösteriyor.
Nils Köbis ve arkadaşlarının 2015 yılında yayımladığı araştırmada, yolsuzluğun yaygın olduğunu düşünen katılımcıların yolsuzluk içeren tercihlere daha yatkın olduğu görüldü. Deneysel bulgular da sosyal norm algısının bu tür kararları etkileyebileceğine işaret etti.
Bu, herkesin çevresine uyacağı anlamına gelmiyor.
Ama önemli bir gerçeği gösteriyor.
İnsan yalnızca neyin doğru olduğunu düşünerek karar vermiyor. Başkalarının ne yaptığını da hesaba katıyor.
Ve bazen tek bir cümle bütün itirazların önüne geçiyor:
“Herkes yapıyor.”
Aslında bu cümle yanlışın doğru olduğunu söylemiyor.
Daha tehlikeli bir şey yapıyor.
Yanlış olduğunu kabul edip sorumluluğunu hafifletiyor.
DÜRÜST KALMANIN BEDELİ
Diyelim ki dürüst bir esnafsınız.
Verginizi ödüyor, müşterinizi kandırmıyor, çalışanınızın hakkını veriyorsunuz.
Rakibiniz ise bazı kuralları çiğniyor. Maliyetini düşürüyor, sizden daha ucuza satıyor.
İşi büyüyor.
Siz zorlanıyorsunuz.
Bir gün muhasebeciniz bazı giderleri gerçekte olduğundan farklı gösterebileceğinizi söylüyor.
Reddediyorsunuz.
Ama aklınıza bir soru takılıyor:
Ben kurallara uyarken başkaları kazanmaya devam mı edecek?
İnsan bazen yanlış davranışı doğru bulduğu için değil, doğru davranmanın bedelinden kaçınmak için yanlış yapar.
Elbette herkes böyle davranmaz. Zor koşullarda bile ilkelerinden vazgeçmeyen insanlar vardır.
Fakat dürüstlüğün sürekli kaybettirdiği, hilenin kazandırdığı bir ortamda yalnızca davranışlar değil, insanların birbirinden beklentileri de değişebilir.
Artık karşımızdakinin dürüst olduğunu varsaymayız.
Bizi kandırmamasını umarız.
Bu ikisi aynı şey değildir.
ASIL TEHLİKE NEREDE?
Bir toplum için en tehlikeli gelişmelerden biri, haksızlığa uğrayan insanların fırsat bulduklarında aynı haksızlığı yapmaya hazır hale gelmesidir.
Çünkü o noktada itiraz artık adaletsizliğe değil, ondan yararlanamamaya yönelir.
Torpile kızarız. İşimiz düşünce tanıdık ararız.
Yolsuzluktan şikâyet ederiz. Fırsat bulunca kendimize gerekçe üretiriz.
Kurallar herkes için geçerli olsun isteriz. Bize dokunmadığı sürece.
Üstelik kendimizi hâlâ dürüst sayarız.
Çünkü mazeretimiz hazır:
“Bu düzende başka türlü yaşanmıyor.”
İşte tehlike burada.
Yanlışın ne olduğunu unutmadık.
Biliyoruz.
Ama artık bilmek davranışımızı değiştirmiyor.
Dün karşı çıktığımız düzenin bugün parçası oluyoruz. Sonra da neden hiçbir şeyin değişmediğini soruyoruz.
Belki de cevap sandığımız kadar karmaşık değil.
Çünkü bazen düzenin yanlışlarına değil, o yanlışlardan yararlanamıyor olmamıza kızıyoruz.
Ve geriye tek bir soru kalıyor:
Biz gerçekten adalet mi istiyoruz?
Yoksa haksızlık yapma sırasının bize gelmesini mi bekliyoruz?
Kaynaklar
Durkheim, É. (1897). Le Suicide. Félix Alcan.
Merton, R. K. (1938). Social Structure and Anomie. American Sociological Review, 3(5), 672–682.
Köbis, N. C., van Prooijen, J.-W., Righetti, F., & Van Lange, P. A. M. (2015). “Who Doesn’t?”—The Impact of Descriptive Norms on Corruption. PLOS ONE, 10(6), e0131830. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0131830
Keizer, K., Lindenberg, S., & Steg, L. (2008). The Spreading of Disorder. Science, 322(5908), 1681–1685. https://doi.org/10.1126/science.1161405






















