(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Ortadoğu’da ABD ile İran arasındaki gerilimin yeniden tırmandığı bir dönemde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan üst düzey temsilcilerin Tahran’da İranlı yetkililerle bir araya gelmesi, bölgesel dengeler açısından dikkat çekici bir gelişme oldu. 26 Ekim’de gerçekleştirilen görüşme, yalnızca dört ülke arasındaki güvenlik iş birliğini değil, olası yeni bir savaşın önüne geçilmesi için yürütülen diplomatik girişimleri de gündeme taşıdı. Türkiye’yi MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın, Suudi Arabistan’ı Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman’ın, Pakistan’ı ise Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in temsil ettiği toplantıya İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi de katıldı. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’nin ev sahipliğindeki görüşmede bölgesel güvenlik, İsrail’in bölgedeki faaliyetleri ve Filistin ile Lübnan’daki gelişmeler ele alındı.
Görüşmenin en dikkat çekici yanı, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın yalnızca birkaç ay önce savunma iş birliğini güçlendirmek amacıyla imzaladıkları Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın tarafları olarak İran’la aynı masaya oturmasıydı. 7 Ağustos 2026’da imzalanan anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik saldırı kabul edilmesini öngören bir ortak savunma çerçevesi oluşturuyor. Ancak bu ittifakın İran’la görüşmesi, Tahran’ın anlaşmaya dahil edildiği veya dört ülkenin ortak bir askerî yapı kurduğu anlamına gelmiyor. Asıl mesele, güvenlik alanında farklı çıkarları bulunan ülkelerin, bölgesel bir çatışmanın kendi sınırlarını aşmasını engellemek için ortak bir diplomatik zemin araması.
Mehmet Akif Koç’un değerlendirmesinde de öne çıkan temel soru, Tahran’daki görüşmenin hangi ihtiyaçlardan doğduğu ve tarafların bu masadan ne beklediği. Görüşmenin zamanlaması, bölgedeki çatışma riskleriyle birlikte düşünüldüğünde üç temel motivasyona işaret ediyor: Suudi Arabistan’ın İran kaynaklı güvenlik tehditlerini azaltma arayışı, Tahran’ın bölgesel güvenlik düzeninde daha belirleyici bir rol üstlenme isteği ve ABD ile İran arasındaki gerilimin diplomatik yollarla düşürülmesi çabası. Bu başlıkların tamamının görüşmede aynı ağırlıkta ele alındığını söylemek mümkün değil. Ancak Suudi Arabistan yönetiminin ziyaretin amacını gerilimi azaltma, diyaloğu geliştirme ve diplomatik çözüm yollarını destekleme çabalarıyla ilişkilendirmesi, toplantının yalnızca genel bir güvenlik istişaresinden ibaret olmadığını gösteriyor.
Suudi Arabistan açısından İran’la kurulacak iletişim özellikle önemli. Riyad, bir yandan bölgesel nüfuz mücadelesinde Tahran’ı rakip olarak görürken diğer yandan İran’la bağlantılı aktörlerin dahil olduğu çatışmaların kendi güvenliğini tehdit etmesi riskini gözetmek zorunda. Yemen’deki savaşın ve Kızıldeniz çevresindeki güvenlik sorunlarının büyümesi, Suudi Arabistan’ın ekonomik ve stratejik çıkarlarını doğrudan etkileyebilir. Petrol ihracatına dayalı ekonomi açısından enerji tesislerinin, limanların ve deniz ulaşım hatlarının güvenliği hayati önem taşıyor. Bu nedenle Riyad’ın İran’la doğrudan veya dolaylı temas kanallarını açık tutması, siyasi bir yakınlaşmadan çok güvenlik risklerini kontrol altında tutma girişimi olarak okunabilir.
Tahran’ın yaklaşımı ise farklı bir hedefi öne çıkarıyor. İranlı yetkililer, bölgesel güvenliğin dış güçlerin müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin iş birliğiyle sağlanması gerektiğini savunuyor. Muhsin Rızai, görüşmenin ardından yaptığı açıklamada Batı Asya’daki güvenliğin bölge ülkelerinin kendi imkânlarına dayanması gerektiğini belirterek dış müdahaleye karşı çıktı. Bu yaklaşım, İran’ın ABD’nin bölgedeki askerî varlığına ve İsrail’in operasyonlarına karşı uzun süredir dile getirdiği siyasi tutumla örtüşüyor. Tahran, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkelerle aynı masada bulunarak hem bölgesel yalnızlığını azaltmayı hem de kendi güvenlik anlayışını daha geniş bir diplomatik zemine taşımayı amaçlıyor olabilir.
Bununla birlikte, dört ülkenin bölgesel güvenlik konusundaki yaklaşımlarının tamamen örtüştüğünü söylemek güç. Türkiye, NATO üyesi olmasının yanı sıra bölgesel krizlerde kendi diplomatik hareket alanını genişletmeye çalışıyor. Suudi Arabistan, ABD ile güvenlik ilişkilerini sürdürürken İran’la yaşanabilecek doğrudan bir çatışmanın maliyetini azaltmak istiyor. Pakistan ise hem bölgesel güvenlikteki rolünü güçlendirmeyi hem de diplomatik arabuluculuk kapasitesini artırmayı hedefliyor. İran’ın önceliği ise dış baskıyı azaltmak ve bölgesel gelişmelerde kendi belirleyiciliğini korumak. Dolayısıyla aynı masada buluşmak, ortak bir tehdit algısının oluştuğu anlamına gelmediği gibi uzun vadeli bir stratejik ittifakın kurulduğunu da göstermiyor.
Türkiye açısından görüşmenin ayrı bir önemi bulunuyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın heyete başkanlık etmesi, güvenlik diplomasisinin ve istihbarat kanallarının dış politikadaki rolünü öne çıkarıyor. Ankara, İran’la ilişkilerini sürdürürken Suudi Arabistan ve Pakistan’la geliştirdiği savunma iş birliğini de korumak durumunda. Bu iki yönlü ilişki, Türkiye’ye bölgesel krizlerde farklı taraflarla konuşabilme ve diplomatik temasların devamlılığını sağlama imkânı sunabilir. Ancak bu imkânın kalıcı bir siyasi sonuca dönüşmesi, yalnızca görüşmelerin yapılmasına değil, tarafların somut konularda uzlaşma sağlayabilmesine bağlı.
Toplantıya katılan isimler de ülkelerinin güvenlik politikalarındaki öncelikleri açısından dikkat çekiyor. Türkiye’nin istihbarat teşkilatı başkanıyla temsil edilmesi, diplomatik temasların güvenlik boyutunu öne çıkarırken Suudi Arabistan’ın savunma bakanı ve Pakistan’ın genelkurmay başkanı düzeyindeki katılımı, görüşmenin askerî ve stratejik ağırlığını ortaya koyuyor. İran tarafında ise Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’nin ev sahipliği, görüşmelerin doğrudan güvenlik mekanizmaları üzerinden yürütüldüğünü gösteriyor. Bu tablo, toplantının yalnızca diplomatik nezaket ziyareti olarak değerlendirilmesini zorlaştırıyor; ancak katılımcıların üst düzey olması tek başına bir anlaşmaya varıldığı anlamına gelmiyor.
Nitekim görüşme sonrasında açıklanan mesajlar, tarafların iletişimi sürdürme konusunda istekli olduklarını ortaya koysa da savaş riskini ortadan kaldıracak somut bir anlaşma açık biçimde ortaya konmuş değil. İran, bölgesel sorunların dört ülkenin iş birliğiyle çözülebileceğini savunurken Mekke Anlaşması’nın diğer tarafları girişimi mevcut savunma iş birliğinin ötesinde kalıcı bir ortak güvenlik mekanizmasına dönüştürmüş değil. ABD ile İran arasında olası bir uzlaşma için bu ülkelerin arabuluculuk yapabileceği yönündeki değerlendirmeler de dikkate değer olmakla birlikte, görüşmenin Washington ile Tahran arasında bağlayıcı bir anlaşma sağladığını gösteren doğrulanmış bir sonuç bulunmuyor.
Tahran’daki toplantının gerçek başarısı bu nedenle hemen bir barış anlaşması ortaya çıkarmasıyla değil, gerilimin daha da yükseldiği bir dönemde iletişim kanallarını açık tutabilmesiyle ölçülebilir. Dört ülkenin bölgesel güvenlik konusunda görüşmeye devam etmesi, yeni çatışmaların önlenmesi ve krizlerin diplomatik yollarla yönetilmesi açısından bir fırsat oluşturabilir. Ancak ABD ile İran arasındaki temel anlaşmazlıklar, İsrail’in güvenlik politikaları ve bölgesel aktörlerin farklı çıkarları varlığını koruyor. Bu sorunlar çözülmeden tek bir toplantının savaş ihtimalini ortadan kaldırması beklenemez.
Tahran görüşmesi, Ortadoğu’da güvenlik düzeninin nasıl şekilleneceğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı da gündeme getiriyor: Bölge ülkeleri kendi aralarındaki anlaşmazlıkları yönetebilecek bağımsız bir mekanizma kurabilecek mi, yoksa krizlerin seyri yine büyük güçlerin askerî ve siyasi kararlarına mı bağlı kalacak? Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve İran’ın aynı masada buluşması ilk soruya yönelik bir arayışın işareti olabilir. Fakat bu arayışın kalıcı bir güvenlik düzenine dönüşüp dönüşmeyeceği, sonraki görüşmelerin içeriğine ve tarafların söylemlerini somut adımlarla destekleyip desteklemeyeceğine bağlı. Şimdilik Tahran’dan çıkan mesaj, savaşın önlendiğinden çok, diplomasi için bir kapının henüz kapanmadığı yönünde.






















