(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
İnsan olmanın sayısız hâlleri var, bunların pek çoğuna aklımız ermez.
Aklımız ermez, çünkü insan suretindeki bir kişinin insanlık dışı eylemlerin faili olarak nasıl olup da rahatça yaşayabildiğini anlayamayız. Kendi penceremizden baktığımızda, bu gibi eylemleri yapanların psikiyatrik hastalar olduğunu düşünürüz. Çünkü kötülüğün bu denlisi “normal” bildiğimiz insanlık durumlarına sığmaz.
Milyonlarca Yahudi’nin yıllara yayılan bir kararlılıkla katledilişinin insanlık dışı olduğundan şüphe yoktur. Hannah Arendt, kötülüğün insan zihninde ve davranışlarında nasıl sıradanlaştığını, Nazi Dönemi’ndeki Yahudi soykırımı örneğiyle aktarmıştır.
Kendisi de bir Yahudi olan Hannah Arendt, bu işin başat sorumlularından biri olan Karl Adolf Eichmann ile ilgili başlangıçta “olumlu” denilebilecek bir düşünceye sahiptir. Ünlü filozof milyonlarca insanın ölümünden bizzat sorumlu olan bir kişinin ruh sağlığının bozuk olduğunu düşünmektedir. Halbuki, katliamdan yıllar sonra (1960) yargılandığı sanık sandalyesinde sakince oturan Eichmann, ruhen ve bedenen oldukça sağlıklıdır. Onu muayene eden psikiyatristlerden biri “en azından, onun yanından çıktığım andaki hâlimden çok daha sağlıklıydı” diye yazmıştır raporuna.
Eichmann aylar süren yargılaması boyunca, itham edildiği suçların faili olduğunu asla kabul etmemiş, sadece devletine ve Führer’e derinden bağlı bir yurttaş olarak kendisinden istenen ve beklenen emirleri yerine getirdiğini söylemiş, sonuç olarak masum olduğunu iddia etmişti.
Derinden bağlı olunan bir devlet yöneticisinin emri, devlet görevlisine insanlık dışı suçları işleme meşruiyeti tanımıştı. Bu meşruiyet Eichmann’ı bütün eylemlerinde özgürleştirmiş, hatta ona değer kazandırmıştı. Milyonlarca Yahudi’nin katili olan şahıs, yaptıklarından pişman olmak bir tarafa, Führer’e tâbi olduğu andan itibaren ona gösterdiği sadakatten dolayı onur ve gurur duyuyordu.
…
Eduardo Galeano, Kucaklaşmanın Kitabı adlı eserinde, kötülüğün faillerinin devlete dayanarak yaptıkları insanlık dışı işleri nasıl sıradanlaştırdıklarını ve bu yolla nasıl rahatladıklarını dramatik bir örnekle anlatır.
Cezayir’in bağımsızlığı için mücadele eden Ahmad Garib, cezaevindeki deneyimlerini yazara anlatmıştır: “Bir Fransız hükümet görevlisi Ahmadou’yu aylarca işkenceden geçirmişti. Her akşam saat tam altıda, işkenceci alnındaki terleri siler, elektrikli sığır copunu fişten çeker, mesleğinin öbür araçlarını toparlarmış. Sonra işkence gören adamın yanına oturur, ona aile sorunlarından, gerçekleşmeyen terfisinden, hayat pahalılığından söz edermiş. Çekilmez bir kadın olan karısından, yeni doğmuş çocuğu yüzünden geceleri gözüne uyku girmeyişinden söz eder, Oran denen bu berbat kente ve albay olacak pezevenge ağız dolusu atıp tutarmış… Kana bulanmış durumda acıdan titreyen, ateşler içinde yanıp duran Ahmad hiçbir şey söylemezmiş…” (Galeano: 113).
…
Yaşadığımız topraklarda devlet yönetiminin güvencesinde özgürce, hatta gururla işlenen suçlar oldukça kabardı. On yıldır devam eden KHK rejiminin yasallaştırdığı kötülükler sonucunda binlerce insan kahrından hastalanarak, yüzlercesi ise hastalanmayı beklemeden intihar ederek öldü.
On yıldır sayısını bilemediğimiz kadar yuvanın çatılarını fırtına alıp götürdü.
Kaç bin kişinin ruhsal rahatsızlık sebebiyle tedavi gördüğünü henüz bilemiyoruz.
Son devrin ve tarihin en büyük vurgunu olarak tanımlanan FON skandalından sonra intiharlar başladı, yuvalardan çatırtılar yükseliyor. Vurgunun etkileri derinleştikçe ortaya çıkacak olan toplumsal maliyetin ipuçlarını -bu verilere dayanarak- tahmin etmek zor değildir.
Kayyım rezaleti başta olmak üzere, hukuk sisteminin can çekiştiğini gösteren başka örnekleri yazmaya gerek bile görmüyorum.
İstanbul Barosu seçimleri sona erdikten sonra Türkiye semalarından dalga dalga yayılan iki hukukçunun sözleri, toplumsal değişme ve dönüşmenin ivmesinin epeyce hızlandığını gösteriyor.
Anayasa Profesörü Av. Korkut Kanadoğlu’nun hakim ve savcılara yönelik konuşmalarından sonra, hukuk sistemini şahsi çıkar alanlarına dönüştürenlerin artık rahat uyuyabileceklerini sanmıyorum.
Mesela evveli gün cezaevinde vefat eden ağır hasta mahkûm 73 yaşındaki Abdullah Tırpan’ın ve benzerlerinin katillerinin hesabı sorulduğunda, sırtını devlet Baba’ya dayayan devlet görevlileri savunmalarını hazırlamaya başlamış olabilirler mi?
Yasalarda suç olarak tanımlanmayan iddiaları suç kabul eden ve bu yolla masum yurttaşları yıllar boyunca cezaevinde tutan hakimler bu kararlarını nasıl temellendirecekler?
Devlet mahkemelerinin beraat ve takipsizlik verdiği kişileri, en doğal haklarını gasp ederek işlerine döndürmeyen devlet yetkililerinin işaret edeceği bir Führer veya bilmediğimiz bir kara kaplı kanun defteri var mıdır?
…
Hayatımın hiçbir döneminde gecenin sonsuzluğunu düşünüp umutsuzluk çukuruna düşmedim. Sarsıldım, yalpaladım, acı çektim, ama nihayetinde yeniden doğruldum.
Güneşin kollarını bütün ruhumuzda ve bedenimizde iyiden iyiye hissettirdiği şu dönemin tadını çıkarmakta fayda var.
Gecenin bıraktıklarıyla iyice güçlenen gövdemizi, yaklaşan sabahın huzuruna döndürmekte fayda var.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zannedildiği ve hadsizce sunulmaya çalışıldığı gibi, sahipsiz olmadığını bir kere daha hatırlamakta fayda var.





















