(The Turkish Post) – TOLGA YAVAŞ
Demokrasinin en temel ölçütlerinden biri, iktidarın seçimle göreve gelmesi kadar seçimle görevden ayrılabilmesidir. Ama seçimlerin düzenli yapılması, sistemin bütün kurumlarıyla işlediği anlamına gelmiyor. Yargının bağımsızlığı, parlamentonun denetim gücü, medyanın özgürlüğü ve muhalefetin eşit koşullarda siyaset yapabilmesi demokrasinin gerçek niteliğini belirliyor. Türkiye’deki tartışmanın merkezinde de bu soru duruyor: Seçmenin oyu yönetimi değiştirebilecek güce sahip mi, yoksa rekabetin koşulları bu ihtimali giderek zorlaştırıyor mu?
Demokrasiler yalnızca darbeyle ya da seçimlerin kaldırılmasıyla aşınmaz. İktidarın seçimle aldığı gücü kurumlar üzerindeki etkisini artırmak, denetimi zayıflatmak ve rakiplerinin alanını daraltmak için kullanması da gerilemenin bir yoludur. Böyle bir süreçte sandık yerinde durur ama seçimin adil olması, tarafların eşit yarışabilmesi ve iktidarın değişebileceğine dair güvence ayrı bir soruna dönüşür. Bu yüzden seçim tartışmalarını yalnızca oy oranlarına indirgemek yanıltıcı. Önemli olan, o oyun hangi koşullarda alındığı ve seçmenin tercihinin yönetime yansıyıp yansımadığı.
Geçen pazar, iki ayrı kıtada bu sorunun iki farklı cevabını gördük. Sırbistan’da 25 Ekim’de yapılan seçimde, on yılı aşkın süredir ülkeye hükmeden Aleksandar Vučić seçim gecesi öğrenci hareketine yenildiğini kabul etti. Öğrenci Listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken, Vučić’in partisi SNS’nin başını çektiği liste yüzde 40’ın altında kaldı. Muhalefet partilerinin çoğu kendi adaylarını çıkarmayıp Öğrenci Listesi’ne yol açmıştı. Yani rekabetin eşit olmadığı, medyanın ve devlet imkânlarının iktidarın elinde bulunduğu iddialarıyla anılan bir ülkede bile, dağınıklığını bırakan bir muhalefet ve ayakta kalan bir toplumsal enerji iktidarı değiştirebildi.
Brezilya’da ise sınav başka bir yerden geldi. Lula, ilk turu geride bitirmesine rağmen ikinci turda oyların yüzde 51,8’ini alarak Flávio Bolsonaro’yu geçti. Bolsonaro ise yenilgiyi kabul etmeyeceğini, sonucun iptalini isteyeceğini söyledi. Burada dikkat çeken ayrıntı şu: Seçim kurulunun başkanı Kassio Nunes, Jair Bolsonaro tarafından Yüksek Mahkeme’ye atanmış olmasına rağmen Lula’nın zaferini tanıyanlar arasındaydı. İtiraz süreci henüz bitmedi ve nasıl sonuçlanacağı görülecek. Ama bir seçimin kaderini kişilerin sadakati değil, kurumların bağımsız duruşu belirliyor.
Bu iki örnek aynı şeyi söylüyor: Sandık tek başına yetmez, ama sandığı anlamlı kılan güvenceler ayakta kaldığında sonuç iktidara da dayatılabiliyor. Bu noktada parlamentonun işlevi ve kuvvetler ayrılığı öne çıkıyor. Yürütmenin gücü yoğunlaştığında parlamentonun denetim kapasitesini koruması, kamu gücünün sınırlanması için temel güvence. Bağımsız yargı ise hem yurttaşın haklarını korumanın hem de devlet kararlarının hukuk çerçevesinde denetlenmesinin ön koşulu. Hukuki güvenceler, yalnızca iktidarın değil iktidara karşı çıkanların haklarını da koruyabildiği ölçüde anlam taşıyor.
Devlet kurumlarının nasıl yönetildiği de aynı hikâyenin parçası. Kamu görevlilerinin uzmanlık yerine siyasi bağlılıkla seçilmesi, devletin kapasitesini aşındırıyor. Eğitimden adalete, ekonomiden yerel yönetimlere kadar hizmetlerin niteliği, kararları uygulayan kadroların yetkinliğine bağlı. İktidar değişse bile işleyen profesyonel bir bürokrasi, siyasi gücün kişilere bağımlı hâle gelmesini önlüyor. Yetkilerin tek merkezde toplanması ve kararların şeffaflıktan uzaklaşması ise hem yurttaşın devlete güvenini hem de ekonomik aktörlerin beklentilerini zayıflatıyor. Öngörülebilirlik elbette önemli, ama demokrasinin yerini tutmaz. Temel haklar, siyasi katılım ve hesap verebilirlik güvencede değilse, ekonomik istikrar tek başına bir şey kurtarmaz.
Medya ve muhalefetin çalışma koşulları da bu denklemin dışında değil. Seçmenin farklı görüşlere ulaşabilmesi, muhalefetin alternatiflerini anlatabilmesi sağlıklı tercihin koşulu. Muhalefetin yalnızca seçim dönemlerinde değil, seçimler arasında da denetim ve siyaset yapma imkânını koruması gerekiyor. Aksi hâlde seçmen değişim ihtimaline inancını yitiriyor; umutsuzluk, nitelikli insanın yurt dışına yönelmesi, ertelenen yatırımlar ve derinleşen kutuplaşma bunun bedeli oluyor.
Türkiye için asıl mesele, demokrasiyi yalnızca seçimlerin yapılıp yapılmadığına bakarak ölçmemek. Parlamentonun denetim gücü, yargının bağımsızlığı, basın özgürlüğü, kamuda liyakat ve rekabetin güvenceleri birlikte işlediğinde seçim bir anlam taşıyor. Belgrad’daki kalabalıkla Brezilya’daki itiraz bir arada okunduğunda ders açık: Demokrasinin gerçek sınavı iktidarın seçim kazanması değil, gücünün sınırlanabilmesi ve gerektiğinde onu kaybedebilmesi.
























