(The Turkish Post) – HATİCE YILDIZ
“Vicdan baki kaldıkça, hiçbir günah affedilmiş sayılmaz.” – Stefan Zweig
Bir ülkedeki adalet mekanizmasının gerçek niteliği, anayasa metinlerindeki parlak cümlelerle, adli yıl açılış törenlerinde yapılan afili konuşmalarla değil; toplumu oluşturan tüm bireylere nasıl muamele edildiğiyle anlaşılır. Ülkede uzun zamandır seçkin bir azınlığın, her ne suç işlerse işlesinler her türlü yargısal denetimden muaf; sade vatandaşın ise ifade hürriyeti kapsamındaki eleştirilerinin dahi hesabının cezaevinde sorulduğu bir düzen hakim. Bu hafta yine akıl, vicdan dışı hâkimiyetin somut örneklerinin aynı zaman düzleminde, yan yana yaşandığı olaylara tanıklık ettik. Bir tarafta, hakkında rüşvet, yolsuzluk, organize suç ilişkileri, borsa manipülasyonları veya cinayet soruşturmalarına uzanan iddialar ve somut deliller bulunan kişiler savcılık kapısından dahi geçirilmez, ifadeye dahi çağrılmazken, diğer tarafta kanunda suç olarak tarif edilmemiş gündelik eylemler gerekçe gösterilerek 73 yaşında zindana atılan, bacağı kangrenle kesilen ve sedyeden mezara uğurlanan bir esnaf: Abdullah Tırpan.
Abdullah Tırpan’ın vefatı, ceza infaz kurumlarının yalnızca fiziki koşullarını değil Türkiye’deki ceza hukukunun “düşman ceza hukuku” refleksleriyle nasıl ikiye bölündüğünü tüm çıplaklığıyla belgeleyen trajik bir vesika.
Konuyu anlamak için önce Abdullah Tırpan’ın neden cezaevinde olduğunu anlamalıyız. Abdullah Tırpan, Tekirdağ’da kasaplık ve köftecilik yaparak hayatını kazanan sade yurdum insanı. 16 Ağustos 2016 da 15 Temmuz sonrasındaki toplu soruşturmalar kapsamında gözaltına alındı, 19 ay boyunca tutuklu kaldı. Tekirdağ 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Tırpan’ı yasal bir özel okula ortaklığı, kapatılan yayın organlarına yasal aboneliği ve sosyal çevre ilişkileri gibi ceza kanunlarında suç tanımı bulunmayan rutin faaliyetlerini silahlı örgüt üyeliği delili sayarak 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı. Hükümle tahliye etti. 2025 yılında Yargıtay tarafından kararın onanması üzerine kalan cezasının infazı için 72 yaşında yeniden cezaevine konuldu. Tekirdağ T Tipi Cezaevi’nden sonra sağlık durumunun bozulması üzerine İstanbul Metris R Tipi (Rehabilitasyon) Cezaevi’ne sevk edildi. Ağır diyabet, ileri derecede beyin damar tıkanıklığı, tansiyon ve periferik vasküler hastalıklarına rağmen cezaevi ile hastane arasında onlarca kez sevk edildi. Dolaşım bozukluğu sonucu sol bacağında açılan yaralar hızla kangrene dönüştü. Durumu kritikleşince Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’ne kaldırıldı. 22 Ekim’i 23 Ekim’e bağlayan gece sol bacağı diz altından kesildi. İltihabın yukarı yayılmasına ve enfeksiyon riskine rağmen tahliye edilmedi. 25 Ekim’de entübe edildi; ailesi durumu ancak e-Nabız sistemine bakarak öğrenebildi. 26 Ekim 2026’da kalbi durdu ve 73 yaşında hayata veda etti.
Tırpan’ın cezaevine girmesine dayanak gösterilen gerekçeler, ceza hukukunun evrensel omurgası olan “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin tartışmasız bir biçimde ihlali idi. Yasal faaliyetlerin cezalandırmaya dayanak yapılmasına ilişkin itirazların, suç ve cezada kanunilik ilkesi çerçevesinde etkili biçimde incelenmesi, hukuk devletinin vazgeçilmez bir gereğidir.
Hukuksuz ve temelsiz verilen hüküm 73 yaşındaki bir insanın yaşam hakkının elinden alınmasına yol açtı.
Bu adaletsizliğin üzerine eklenen en katı bürokratik zırh ise Adli Tıp Kurumu (ATK) oldu. Tekerlekli sandalyeye mahkûm olan, kendi temel öz bakımını yapamayan, bacağındaki doku kaybı çürümeye yüz tutmuş yaşlı bir insan için ATK, “cezaevinde tek başına kalabilir” raporları düzenledi.
Kamuoyundan yükselen “#BabamıKurtarın” feryatları, milletvekillerinin bizzat cezaevinde Tırpan’ı ziyaret ederek “Ölüm haberi kapıda, derhal infazı erteleyin” uyarıları ve insan hakları kuruluşlarının raporları, iktidarın ve yargı bürokrasisinin duyarsızlık duvarına çarptı. Kızı Refia Tırpan’ın “O raporu vermek için ölmesini mi bekliyorsunuz?” çığlığı, devletin sağır koridorlarında yankılanıp kayboldu.
Yargının İki Yüzü: Kimine Dokunulmazlık, Kimine Sedyeden Toprağa İnfaz
Bu tablonun toplum vicdanında yarattığı asıl derin kırılma, yargının uyguladığı açık çifte standarttır.
İktidar çevrelerine veya siyasi olarak makbul kabul edilen çıkar gruplarına mensup kişiler hakkında organize suç liderlerinin itirafları, kamu ihalelerindeki devasa usulsüzlük iddiaları, uyuşturucu ve borsa çeteleriyle kurulan bağlar ya da kamu görevlilerine yönelik ağır rüşvet isnatları ortalığa saçıldığında yargı mekanizması derin bir sessizliğe bürünüyor. Toplumsal tepki sonucu harekete geçmek zorunda kalır ise iddiaların merkezindeki isimler “tanık” sıfatıyla dahi adliye kapısına çağrılmıyor, çoğu defa siyasi zırhlarla veya takipsizlik kararlarıyla korunuyor. Ağır suç isnadı altındaki isimler lüks hayatlarına ve ticari faaliyetlerine dokunulmadan hayatlarına devam ederken 73 yaşındaki bir Anadolu esnafı, yasal dernek-okul kayıtları yüzünden bacağı kesilene, nefesi tükenene kadar zindanda tutuldu.
Aynı hukuk sistemi; yüz milyonlarca liralık kamu zararının faillerine karşı gösterdiği olağanüstü “anlayış” ve “hoşgörüyü”, sedyedeki, felçli, kanserli veya kangren olmuş mahpuslardan esirgiyor. İktidar kanadı için işletilen fiili cezasızlık ve dokunulmazlık zırhı, muhalif veya hedefte olan kesimler için yaşam hakkını dahi tanımayan intikamcı bir infaz rejimine dönüşüyor.
Abdullah Tırpan’ın tabutu, yalnızca bir ailenin yası değil; bir ülkenin adalet terazisinin çöktüğünün resmidir. Kanunda suç olmayan fiillerle insanları hapsedip, ölüm döşeğinde dahi tahliye etmeyen bir infaz anlayışı meşruiyetini yitirmiştir. Suç isnadı altındakileri siyasi yakınlığına göre aklayan, “kendinden olmayan” yurttaşlarını, hasta ve yaşlıları ise bürokratik raporlarla ölüme terk eden bir nizamın adı hukuk devleti olamaz.
Abdullah Tırpan’ın vefatı, tek bir kişinin hatasına indirgenemeyecek; birbirine bağlı yargılama, infaz, sağlık ve denetim süreçlerinin birlikte değerlendirilmesini gerektiren ağır bir olaydır. Evrensel insan hakları hukuku açısından bu ölümün hukuki, idari ve vicdani boyutlarıyla aydınlatılması gerekiyor. Olası ihmallerin, uygulama sorunlarının ve bürokratik duyarsızlığın bu süreçteki etkisinin bütün bağlantılarıyla araştırılması, hem ailesine hem de topluma karşı bir yükümlülüktür.
Özgürlükten yoksun bırakmanın her aşamasında suç ve cezada kanunilik ilkesinin gözetilmesi, hukuka aykırılık itirazlarının etkili biçimde incelenmesi ve insan onurunun korunması gerekir. İnfaz sürecinde ise kişinin ileri yaşı, hastalıkları, bakım ihtiyacı ve sağlık durumundaki değişimler birlikte değerlendirilmelidir. Tırpan’ın sağlık durumuna ilişkin kamuoyuna yansıyan bilgiler ve ailesinin açıklamaları; gerekli tedaviye zamanında erişilip erişilmediğinin, bakım ve tıbbi takibin yeterliliğinin, cezaevi koşullarının ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığının açıklığa kavuşturulmasını zorunlu kılıyor. Bir insanın hastaneye sevk edilmiş veya hakkında rapor düzenlenmiş olması, sağlığının gereği gibi korunduğu sorusunu tek başına cevaplamaz.
Tıbbi değerlendirmelerin güncel sağlık durumunu ne ölçüde yansıttığı, infazın hastalık nedeniyle ertelenmesine ilişkin güvencelerin somut koşullara uygun biçimde değerlendirilip değerlendirilmediği ve hayati risklere ilişkin başvuruların zamanında karşılık bulup bulmadığı da incelenmelidir. Aynı şekilde, kurumlar arasındaki bilgi akışının ve denetim mekanizmalarının işleyişi ile mevzuatın ve uygulamanın ağır hasta mahpusların ihtiyaçlarına cevap verme yeterliliği değerlendirilmelidir. Yaşamı korumak için öngörülen güvencelerin değeri, tehlike geri dönülmez hâle gelmeden önce etkili biçimde işletilebilmelerinde yatar.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihatları çerçevesinde devletin yükümlülüğü, özgürlüğünden yoksun bıraktığı kişilerin yaşamını ve sağlığını koruyacak makul tedbirleri almak ve bu yükümlülüğün yerine getirilmediğine ilişkin savunulabilir iddiaları etkili biçimde araştırmaktır. Abdullah Tırpan’ın ölümüne uzanan sürecin de bağımsız, tarafsız ve etkili bir incelemeyle aydınlatılması; herhangi bir ihlal veya ihmal saptanması hâlinde, bunun niteliğine ve ölümle bağlantısına göre gerekli hukuki yolların işletilmesi gerekir. Bu ölümün hangi aşamalarda önlenebileceğinin ortaya konulması, benzer acıların tekrarını engellemek bakımından da vazgeçilmezdir.
PEKİ YA TOPLUM?
Her şey gözümüzün önünde yaşanırken bizim sorumluluğumuz yok mu? “Ben idari görevli değilim, ben ne yapabilirim” diyerek kenara çekilmek sahici mi? ” Mağdurun siyasi, dini, etnik veya ideolojik kimliğine göre hak savunmak vicdanları rahatlatır mı? Tırpan gibi belirli bir soruşturma veya etiket üzerinden cezaevine girmiş kişilerin maruz kaldığı ihlaller, toplumun geniş kesimleri tarafından ya “hak etmişlerdir” kayıtsızlığıyla karşılanmakta ya da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” refleksiyle görmezden gelinmiyor mu? Cezaevlerinden çıkan cenazeler, kangren olan uzuvlar, sedyedeki yaşlı insanların görüntüleri artık haber bültenlerinde sıradanlaşmış durumda. Bir toplumun bir insanın bacağının çürümesine ve ölümüne alışması, o toplumun kolektif vicdanının aşındığını gösteriyor. Sosyal medyada bir paylaşım yapmanın, bir imza vermenin veya mağdur bir ailenin sesini duyurmanın dahi “suça iştirak” veya “terör propagandası” gibi yaftalarla cezalandırıldığı bir ortamda, toplum kendi sessizliğiyle otosansür uyguluyor ve bu sessizlik infaz bürokrasisine sınırsız bir rahatlık alanı açıyor.
Gerekli Toplumsal Tepki Olsaydı Sonuç Değişir miydi?
Bu sorunun cevabı hem Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki somut örnekler hem de kamuoyu baskısının doğası gereği kesinlikle evettir; sonuç değişebilirdi.
Otoriter veya güvenlikçi rejimlerde dahi bürokrasi tamamen hissiz değildir; yalnızca “maliyet hesabı” yapar. Eğer 73 yaşındaki bir insanın bacağının kangren olması, sadece ailesinin ve birkaç milletvekilinin değil; sendikaların, meslek odalarının, baroların, farklı siyasi partilerin ve ana akım medyanın ortak çığlığı haline gelseydi, Adli Tıp Kurumu o “cezaevinde kalabilir” raporunu bu kadar kolay imzalayamazdı. İnfaz savcısı, dosyanın üzerine gelen ağır toplumsal denetim baskısı sebebiyle inisiyatif alıp infazı derhal ertelerdi.
Türkiye’de kamuoyunun ses çıkardığı, partiler üstü bir duyarlılık gösterdiği bazı hasta mahpus vakalarında (kamuoyuna mal olmuş generaller, gazeteciler, kanser hastası bazı genç kadınlar veya çocuklar) Cumhurbaşkanlığı affı veya Adli Tıp Kurumu’nun alelacele rapor değiştirmesi yoluyla tahliyelerin gerçekleştiği defalarca görüldü.
Toplum tepki göstermediğinde, cezaevi idaresi, ATK doktorları ve yargı mensupları yaptıkları uygulamaların cezasız kalacağını ve toplumsal bir maliyet üretmeyeceğini bilirler. Abdullah Tırpan vakasında yaşanan da tam olarak buydu. Ailenin ve dar bir insan hakları çevresinin feryadı, bürokrasinin oluşturduğu zırhı delecek kütleye ulaşamadı.
Hukuk literatüründe Günther Jakobs tarafından tanımlanan “Düşman Ceza Hukuku” kavramı, devletin belirli kişi veya grupları “yurttaş” olarak değil, bertaraf edilmesi gereken birer “güvenlik tehdidi/düşman” olarak görmesini ifade eder. Türkiye’de bu anlayış yalnızca yargı kararlarında kalmadı, sosyolojik tabana da sirayet etti. Toplumun geniş kesimleri için siyasi veya örgütlü suç isnadıyla cezaevine giren bireyler, temel insan haklarına ve yaşam hakkına sahip “yurttaş” kimliğini yitirdi. Bu algı yerleştiğinde, sedyedeki bir insanın acısı “insani bir dram” olarak değil, “hak edilmiş bir akıbet” olarak kodlanıyor.
Geleneksel Türk siyasal kültüründe devlet, “hata yapmaz, bir bildiği vardır” mitosuyla algılanıyor. Cezaevi kapısından içeri giren birinin mutlak surette “bir suçu olduğu” ve devletin ona reva gördüğü muamelenin sorgulanmaması gerektiği inancı yaygın. “Devlet hapsetmişse vardır bir sebebi” algısı, bireylerin kendi ahlaki sorgulamalarını askıya almalarına ve sorumluluğu soyut bir devlet aygıtına devretmelerine yol açıyor.
Kötülük Sıradanlaştı ve Duygusal Körleşme Halindeyiz.
Hannah Arendt’in kavramsallaştırdığı “kötülüğün sıradanlığı”, bürokratik mekanizmalarda olduğu kadar sokaktaki insanda da işler. Yıllardır süren operasyonlar, binlerce kişilik tutuklama listeleri, hemen her gün basına yansıyan cenaze ve hastalık haberleri, toplumda bir tür psikolojik hissizleşmeye neden oldu. İlk duyulduğunda infial yaratacak bir haber aşırı maruz kalma sebebiyle olağan bir istatistiğe dönüştü.
Birde bu insanlara karşı sistematik olarak yürütülen algı çalışmaları malum. Medya ve siyaset dili aracılığıyla sürekli “hain”, “terörist”, “satılmış” gibi soyut ve kriminalize edici etiketlerle yaftalanan kişilerin, bir babanın, bir dedenin, bir esnafın etten kemikten bir varlığı olduğu, “insan” oldukları algısından uzaklaştılar. Karşıdaki kişi “insan” olarak görülmediğinde, onun bedensel acısı, çürüyen uzuvları ya da yoğun bakımdaki son nefesi izleyenlerde maalesef ahlaki bir sarsıntı yaratmıyor.
Sarsıntı yaratabildiği vicdanlarda ise ikincil bir sorun baş gösteriyor. Korku… Baskıcı siyasal iklimlerde empati göstermek dahi risktir. Bir hasta mahpusun tahliyesini talep etmek, sosyal medyada bunu paylaşmak ya da ailesinin acısını paylaşmak, “Terör örgütüne arka çıkma” yaftası olarak soruşturulabiliyor. Hal böyle olunca kitlesel sessizlik, kitlesel otosansür “toplumsal bir rıza/onay” gibi algılanıyor. Bu döngü kırılmadığı sürece, adalet talebi kimliklerin esiri kalmaya ve demir parmaklıklar ardındaki ölümler toplumun sıradan bir arka plan gürültüsü olarak akıp gitmeye devam edecek.
Geçen ay Madrid ‘de yaşanan olayı tüm dünya gördü, sizlerde biliyorsunuzdur. 87 yaşındaki Maricarmen Abascal, kira artışlarını karşılayamaması üzerine Eylül ayında 70 yılı aşkın süredir yaşadığı dairesinden sedyeyle zorla çıkarılmış, tahliyenin ardından hastaneye kaldırılmıştı. Maricarmen’in evinden çıkartılması İspanya genelinde büyük öfkeye yol açtı. Binlerce İspanya vatandaşı “87 yaşında bir kadının sokağa atılması insanlık onuruna aykırıdır” ortak paydasında ve “Bugün ona yarın bize” sloganı ile sokaklara taştı, devam eden protestolar üzerine Başbakan Pedro Sanchez, erken seçime gitme kararı aldı. Madrid’deki olay; örgütlü, kimliksiz ve insani değerleri merkeze alan bir kamuoyu baskısının, en katı mülkiyet ve bankacılık kurallarını bile nasıl esnetebileceğini ve bir insanın hayatını nasıl kurtarabileceğini gösterdi.
Abdullah Tırpan vakası ise; kimliklere göre bölünen, acıyı ideolojik süzgeçten geçiren ve korkuyla susan bir toplumun, devlet aygıtının en ölümcül ihmallerine nasıl fiilen alan açtığının trajik bir kanıtı olarak kayıtlara geçti. Aradaki fark ne miydi? Abascal’ın arkasında “insan” olduğu için duran bir toplum vardı, Tırpan’ın arkasında ise “etiketine” bakarak susmayı tercih eden bir toplum. Diller, sözler hatta vicdanlar susabilir ama hakikat susmaz.
Hakikatten ayrılmayanlara selamlarımla.





















