(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Ortadoğu ve çevresindeki gelişmeler, Türkiye’nin dış politikadaki hareket alanını doğrudan etkileyen üç önemli başlık üzerinden yeni bir döneme giriyor. Türkiye ile Azerbaycan arasında yaşanan diplomatik gerilim, İsrail seçimlerinin ortaya çıkardığı siyasi belirsizlik ve İran’la yeni bir savaş ihtimaline karşı Tahran’da yürütülen diplomatik temaslar, bölgesel dengelerin yeniden şekillendiğine işaret ediyor. Birbirinden farklı görünen bu gelişmelerin ortak noktası ise devletlerin kendi çıkarlarını koruma arayışı, ittifakların sınırları ve giderek kırılganlaşan bölgesel istikrar.
Türkiye ile Azerbaycan arasında uzun yıllardır “İki devlet, tek millet” söylemiyle tanımlanan ilişkiler, son dönemde yaşanan gelişmelerle birlikte önemli bir sınavdan geçiyor. Azerbaycan’da okullarda başörtüsüne yönelik kısıtlamalar üzerinden başlayan tartışma, Türkiye’de bazı siyasi isimlerin ve çevrelerin tepkileriyle diplomatik bir gerilime dönüştü. Bakü yönetimi, ülkenin iç işlerine müdahale edildiği gerekçesiyle Ankara’ya yönelik rahatsızlığını ortaya koyarken, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 30 Ekim’de Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi’ne katılmaması bu gerilimin en somut göstergelerinden biri oldu. Aliyev’in yerine Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov’un katılması, diplomatik açıdan dikkat çekici bir mesaj niteliği taşıdı.
Ancak bu gerilimi yalnızca başörtüsü tartışması üzerinden okumak, iki ülke arasındaki ilişkilerin arka planını gözden kaçırmak anlamına geliyor. Azerbaycan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kendi bağımsız dış politika çizgisini oluşturmak isteyen devletlerden biri. Rusya’nın tarihsel etkisi, enerji kaynaklarına dayalı ekonomik yapı, İsrail ile geliştirilen askeri ve stratejik ilişkiler, Bakü’nün dış politikada farklı aktörlerle dengeli ilişkiler kurma arayışını güçlendiriyor. Karabağ Savaşı sırasında Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği destek iki ülke arasındaki yakınlığı daha da artırmış olsa da bu durum Bakü’nün her konuda Ankara ile aynı çizgide hareket edeceği anlamına gelmiyor.
Azerbaycan’ın Türkiye ile ilişkilerinde daha eşit bir ortaklık arayışında olduğu yönündeki değerlendirmeler, son gelişmelerin arka planında önem kazanıyor. Türkiye’nin bölgesel etkisini artırmaya yönelik politikaları, Azerbaycan’ın kendi egemenlik alanını koruma hassasiyetiyle zaman zaman karşı karşıya gelebiliyor. Bunun yanında Türkiye’nin İsrail’e yönelik sert tutumu ile Azerbaycan’ın İsrail’le yakın ilişkilerini sürdürmesi de iki ülkenin dış politikadaki farklılaşan önceliklerini ortaya koyuyor. Ankara’nın Ermenistan’la normalleşme girişimleri de Bakü açısından yakından takip edilen bir başka başlık. Dolayısıyla yaşanan kriz, yalnızca iki ülke arasındaki geçici bir anlaşmazlık değil, değişen bölgesel dengelerin ve farklılaşan dış politika önceliklerinin bir yansıması olarak değerlendirilmeli.
Türkiye açısından burada önemli olan, Azerbaycan’la kurulan stratejik ilişkinin karşılıklı hassasiyetler gözetilerek sürdürülmesi. Enerji hatları, savunma iş birliği ve ekonomik ilişkiler iki ülkeyi birbirine bağlayan güçlü unsurlar olmaya devam ediyor. Ancak yakın müttefiklik, farklı görüşlerin ortaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor. Ankara ve Bakü’nün bu gerilimi büyütmeden yönetmesi, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil, Türk Devletleri Teşkilatı’nın geleceği ve Kafkasya’da kalıcı barış arayışı bakımından da önem taşıyor.
İsrail’de gerçekleştirilen seçimler ise ülkenin iç siyasi dengelerinde önemli bir kırılma yarattı. Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki sağ ve aşırı sağ blok, seçimleri birinci sırada tamamlamasına rağmen parlamentoda hükümet kurmak için gerekli çoğunluğa ulaşamadı. Kesinleşen sonuçlara göre Netanyahu’nun bloğu 53, muhalefet bloğu 48 sandalye elde ederken Arap partileri toplam 19 milletvekiliyle parlamentoda önemli bir ağırlık kazandı. İsrail’de hükümet kurabilmek için gereken 61 sandalyelik çoğunluğa hiçbir blok tek başına ulaşamadı.
Seçimlerin en dikkat çekici sonuçlarından biri, Arap partilerinin parlamentodaki temsil gücünün artması oldu. Bu durum, İsrail siyasetinde uzun süredir devam eden dışlayıcı yaklaşımın ve Arap vatandaşlarının siyasi temsilinin tartışmaya açılması bakımından önemli. Ancak parlamentodaki sandalye sayısının artması, Arap partilerinin doğrudan hükümet ortağı olabileceği anlamına gelmiyor. İsrail siyasetinde Arap partileriyle koalisyon kurulmasına yönelik güçlü itirazlar bulunuyor. Muhalefet lideri Gadi Eisenkot’un Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırabilmesi için Arap partilerinin desteğine ihtiyaç duyması, bu siyasi çıkmazın temelini oluşturuyor.
Netanyahu açısından seçim sonuçları hem bir gerileme hem de siyasi varlığını sürdürme fırsatı anlamına geliyor. Sağ blok önemli ölçüde sandalye kaybetmiş olsa da Netanyahu hükümet kurma girişiminde bulunabilecek konumunu koruyor. Muhalefetin ise Netanyahu karşıtlığı üzerinden bir araya gelmesi, farklı ideolojik ve siyasi önceliklere sahip partilerin aynı hükümette buluşmasını zorlaştırıyor. Bu nedenle İsrail’de yeni bir koalisyon hükümetinin kurulması kadar siyasi kilitlenmenin devam etmesi ve erken seçim ihtimali de gündemde.
İsrail’deki bu siyasi belirsizliğin bölgesel etkileri de göz ardı edilemez. Netanyahu’nun iktidarını koruma çabası, özellikle İran’la yaşanan çatışmanın yeniden gündeme gelmesi durumunda daha sert güvenlik politikalarını beraberinde getirebilir. İsrail siyasetinde Filistin meselesine yönelik yaklaşımın değişmesi ise yalnızca hükümetin kimlerden oluşacağına değil, muhalefetin Arap partileriyle nasıl bir ilişki kuracağına da bağlı. Dolayısıyla seçim sonuçları, İsrail’in iç siyasi geleceği kadar Türkiye-İsrail ilişkileri ve Ortadoğu’daki güç dengeleri açısından da yakından izlenmesi gereken bir gelişme.
Bölgedeki üçüncü önemli gelişme ise İran’la yeni bir savaş ihtimalinin yeniden gündeme gelmesi. ABD ve İsrail’den gelen açıklamalar, İran’a yönelik olası yeni saldırıların tartışılmaya başlandığını gösterirken, bölge ülkeleri diplomatik kanalları açık tutmaya çalışıyor. 26 Ekim’de Tahran’da gerçekleştirilen Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve İran arasındaki görüşme bu açıdan dikkat çekici bir adım oldu. Mekke Ortak Savunma Paktı çerçevesinde bir araya gelen ülkeler, İran’la ilişkiler, Yemen’deki çatışma ve bölgesel güvenlik meselelerini ele aldı.
Tahran’daki görüşmenin en önemli sonucu, tarafların temasları sürdürme konusunda irade ortaya koyması oldu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İran’la aynı diplomatik zeminde buluşması, bölgedeki güvenlik sorunlarının yalnızca askeri yöntemlerle çözülemeyeceğine yönelik bir arayışın göstergesi. Bu temaslar, bir yandan İran ile Körfez ülkeleri arasındaki gerilimi azaltmayı hedeflerken diğer yandan ABD ve İran arasında dolaylı diplomatik iletişim kurulmasına da imkân sağlayabilir.
Yemen meselesi ise bölgesel güvenlik tartışmalarının önemli bir parçası olmaya devam ediyor. Suudi Arabistan’ın desteklediği güçlerle Husiler arasındaki mücadele, yalnızca Yemen’in siyasi geleceğini değil, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı çevresindeki güvenlik dengelerini de etkiliyor. Yemen’deki insani kriz, tarafların askeri hesaplarının ötesinde değerlendirilmesi gereken bir sorun olarak öne çıkıyor. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bu konuda daha fazla diplomatik sorumluluk üstlenmesi, bölgesel istikrarın sağlanması açısından önem taşıyor.
Tahran’daki görüşmenin bir diğer boyutu ise İran’ın kendi içindeki siyasi ve güvenlik dengeleri. İran’ın güvenlik kurumlarında etkili isimlerin ön plana çıkması, ülkenin dış politikada daha sert bir çizgi izleyebileceğine yönelik değerlendirmeleri güçlendiriyor. Ancak bu durum, diplomatik temasların tamamen sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine, bölge ülkelerinin İran’la görüşmeleri sürdürmesi, yeni bir çatışmanın önlenmesi için diplomatik girişimlerin devam ettiğini ortaya koyuyor.
Türkiye açısından bu üç gelişme, dış politikanın aynı anda farklı yönlerde sınandığını gösteriyor. Azerbaycan’la ilişkilerde stratejik yakınlığın korunması, İsrail’deki siyasi değişimlerin bölgesel etkilerinin doğru okunması ve İran’la yeni bir savaş ihtimalinin önlenmesi, Ankara’nın önündeki önemli başlıklar arasında yer alıyor. Türkiye’nin yalnızca askeri ve siyasi ittifaklara dayanarak değil, diplomatik ilişkileri güçlendirerek hareket etmesi bu süreçte belirleyici olabilir.
Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, ittifakların kalıcı ve değişmez olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Azerbaycan ile Türkiye arasındaki gerilim, iki yakın müttefikin bile farklı ulusal önceliklere sahip olabileceğini gösterirken İsrail seçimleri, siyasi istikrarsızlığın bölgesel politikalara etkisini gündeme getiriyor. Tahran’daki görüşmeler ise yeni bir savaş ihtimaline karşı diplomatik yolların hâlâ açık olduğunu gösteren önemli bir gelişme olarak öne çıkıyor. Bölgenin geleceğini belirleyecek olan, bu farklılıkların çatışmaya dönüşmesi değil, ülkelerin kendi çıkarlarını korurken ortak bir istikrar zemini oluşturup oluşturamayacağı olacak.






















