(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Türkiye ekonomisi, 2023 ortasından itibaren farklı bir rotaya girdi. Para politikasında ortodoks adımlar, Merkez Bankası’nın kredibiliteyi yeniden inşa etme çabaları ve mali disipline dönüş sinyalleri hem iç hem de dış yatırımcıların ilgisini çekti. İki yıldır üst üste zarar açıklayan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 2025 sonunda bu kez tabloyu tersine çevirmeye hazırlanıyor olabilir. Zira ekonomi cephesinde dört kritik gelişme aynı anda yaşandı:
Öncelikle kur istikrarı nispeten tekrar sağlandı. Bu, döviz yükümlülüklerinden ve kur korumalı mevduat (KKM) ödemelerinden doğan devasa maliyetlerin neredeyse sıfırlanması anlamına geliyor. Kur farkı zararı ortadan kalktığında, bilanço üzerindeki en büyük baskı da kalkmış oluyor.
İkinci olarak rezervler güçlendi. Swap dışı net rezervlerdeki artış sadece bilanço makyajı değil, aynı zamanda faiz gelirlerinin de artması demek. Bu da TCMB’nin gelir tablosunu yukarı taşıyor ve güvenilirliğini pekiştiriyor.
Üçüncü önemli gelişme faiz giderlerindeki düşüş. Politika faizindeki normalleşme, açık piyasa işlemleri ve TL depo faizlerinden kaynaklanan yükü ciddi biçimde azaltıyor. Yani Merkez Bankası artık para politikasının maliyetini daha ucuza finanse ediyor.
Son olarak değerleme kazançları. Altın ve döviz cinsi varlıkların değerlemesi pozitife dönmüş durumda. Bu kalem, geçmişte zararın en büyük tetikleyicilerindendi; şimdi ise bilançoyu destekleyen bir unsura dönüşmüş görünüyor.
Tüm bu unsurların birleşmesiyle TCMB’nin net faiz gelirleri ve değerleme farkları pozitife geçebilir. Bu tablo, önceki iki yılın devasa zararlarından farklı olarak, 2025 sonunda bir “kar açıklaması” ihtimalini oldukça güçlü hale getiriyor. Peki bu kar nereye gidecek? Mevzuata göre Merkez Bankası’nın karının önemli bir kısmı Hazine’ye aktarılır. Yani 2026 başında Hazine’nin kasasına ekstra bir gelir girişi olabilir. Bu da bütçe dengesine kısa vadede moral verir; kamu harcamaları için ek bir kaynak yaratır.
Tabii ki her şeyin yolunda gitmesi gerekiyor. Kurda son çeyrekte sert bir oynaklık ya da enflasyon cephesinde sürpriz bir tırmanış tabloyu bir anda tersine çevirebilir. Ama bugün itibarıyla görünen manzara, Merkez Bankası’nın uzun bir aradan sonra nihayet kara geçme olasılığını ciddiye almamız gerektiğini söylüyor.
Ancak makrofinansal istikrar, yalnızca rezervler, kur politikaları ve faiz oranlarıyla sağlanacak bir denge değil; güveni de kapsayan çok katmanlı bir hikâye.
Bu resmi görmek için Türkiye’nin makrofinansal durumu ve ekonomiyi etkileyen politik dinamiklerine ilişkin güçlü ve zayıf yanlarını, fırsat ve tehditlerini (SWOT) yan yana koymak öğretici olabilir:
SWOT Unsuru | Detay Görüşler |
Güçlü Yönler (Strengths) |
|
Zayıf Yönler (Weaknesses) |
|
Fırsatlar (Opportunities) |
|
Tehditler (Threats) |
|
Tablo, Türkiye’nin sağlam bir finansal omurgaya sahip olduğunu ama kırılganlıklarının da kolayca göz ardı edilemeyeceğini gösteriyor. Yüksek enflasyon hâlâ en büyük sınav; fiyatlama davranışlarının normalleşmesi epeyce daha zaman alacak. Yatırımcılar, para politikasının ısrarcı biçimde sürdürülüp sürdürülmeyeceğini izliyor. Bu noktada tutarlılık, belki de faiz kararlarının kendisinden daha değerli bir sinyal. Burada mevcut yüksek reel faiz ve Türkiye ekonomisine “carry trade” aracılığıyla getirdiği rezervleri biriktirme sürecinin ne zaman sona ereceği ise reel sektör için yaşamsal bir konu haline gelmiş durumda.
Öte yandan fırsat penceresi kapanmış değil. Küresel fonlar hâlâ Türkiye’yi radarında tutuyor; kredi notu için pozitif görünüm korunuyor. Yeşil mutabakat ve enerji dönüşümü, yalnızca çevre için değil, makroekonomik istikrar için de önemli bir araç. Karbon düzenlemelerine uyum, ihracat pazarlarında kayıp yaşamamak için kritik olacak. Burada firmaların mevcut farkındalıklarını gözden geçirmeleri gerekiyor.
Ekolojik riskler ise artık sadece çevrecilerin meselesi değil. Kuraklık ve su kıtlığı gıda fiyatlarını etkileyerek enflasyonu yukarı çekerken, tarım ve gıda ile ilgili tüm sanayi kollarını da zorluyor. Bu nedenle ekolojik sürdürülebilirlik, ekonomik stratejinin ayrılmaz bir parçası olmak zorunda.
Eğer politika tutarlılığı korunur, kamu maliyesi disiplinli yönetilir ve kurumsal şeffaflık güçlenirse, 2026’ya gelindiğinde Türkiye’nin risk primi gerileyebilir, kredi notu yatırım yapılabilir seviyeye yaklaşabilir. Tam tersi bir senaryoda, yani politika zikzakları ve öngörülemez kararlar yeniden sahneye çıkarsa, bugünkü kırılgan dengeler yeniden sarsılır.
Türkiye için önümüzdeki iki yıl, bir “güven testi” niteliğinde. Makrofinansal istikrarın kalıcı hale gelip gelmeyeceği, sadece teknik kararlarla değil, ekonomik akıl ve kurumsal ciddiyetle verilecek bir sınav olacak.
Geleceği Nasıl İnşa Ederiz?
Türkiye’nin geleceğini inşa etmek, yalnızca günü kurtarmakla değil, uzun vadeli bir vizyon ve disiplinle mümkün. Öncelikle makroekonomik istikrarı sağlamak gerekiyor. Enflasyon ve faiz politikalarının uyumlu yürütülmesi, rezervlerin güçlendirilmesi ve bütçe disiplininin korunması, ekonominin belkemiğini oluşturacak.
Bunun ardından büyüme, ölçekleme ve verimlilik artışı geliyor. Yüksek katma değerli üretim, dijitalleşmiş ve ihracata entegre KOBİ’ler, üniversite-sanayi iş birliğiyle desteklenen inovasyon ekosistemi büyümenin kalıcı motoru olmalı.
İstihdam cephesi ise özel önem taşıyor. Gençler ve kadınlar için mesleki eğitim programları, esnek iş gücü piyasaları ve dijital beceriler, işsizliği kalıcı biçimde düşürmenin anahtarı.
Dış dünyayla entegrasyon da ihmal edilmemeli. İhracatta pazar ve ürün çeşitliliği, serbest ticaret anlaşmaları ve lojistik altyapı yatırımları, Türkiye’yi küresel tedarik zincirlerinde daha güçlü bir oyuncu yapar.
Tüm bunlar, enerji arz güvenliği ve sürdürülebilirlik vizyonu olmadan eksik kalır. ABD’nin Rusya’dan petrol ve doğalgaz ithal eden ülkelere yapacağı baskılar belli ki daha şiddetli olacak. Yenilenebilir enerji yatırımları, akıllı şebekeler ve yeşil finansman araçları, sadece çevre için değil, enerji maliyetlerini düşürmek için de kritik.
Son olarak, dijitalleşme, sosyal politikalar ve altyapı yatırımları geleceğin toplumsal sözleşmesini şekillendirecek. E-devlet uygulamaları, siber güvenlik, kaliteli sağlık ve eğitim, kapsayıcı büyüme ve akıllı şehirler; hepsi birbirini tamamlayan parçalar. Bunların hepsinin devletin kaynaklarını optimize etme yönünde şekillenmesi gerekiyor.
Özetle, geleceği inşa etmek tek bir sihirli dokunuş değil; disiplin, vizyon ve koordinasyon gerektiren bir yolculuk. Ekonomiden sosyal politikalara, teknolojiden sürdürülebilirliğe kadar her alanda kararlı adımlar atılırsa, Türkiye sadece bugünlerde kayıplar vermis olsa da, yarını kazanabilir.






















