(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
İnsan bazen korktuğu için susar. Sonra susmaya alışır. Bir süre sonra da eskiden yanlış bulduğu şeyleri savunmaya başlar. Peki insanı değiştiren korkunun kendisi mi, yoksa korkusunu haklı çıkarmak için kendisine anlattığı hikâye mi?
Selin, bir şirkette yıllardır çalışıyor.
Bir toplantıda, yeni başlayan bir arkadaşının yönetici tarafından herkesin önünde küçük düşürüldüğünü görüyor.
Herkes duyuyor. Kimse konuşmuyor.
Selin de konuşmuyor.
Çünkü terfi dönemi yaklaşıyor. Çünkü o yönetici sözü geçen biri. Çünkü itiraz etmenin bir bedeli olabilir.
Kendine bir açıklama yapıyor:
“Şimdi sırası değil.”
Ertesi hafta aynı şey yaşanıyor. Selin yine susuyor.
Birkaç hafta sonra çalışan, yaşadıklarını Selin’e anlatıyor.
“Biraz idare et, herkesin içinde karşılık verme” diyor Selin.
Üç ay sonra başka bir toplantıda yöneticiyi başını sallayarak onaylıyor.
Altı ay sonra şirkete yeni biri başladığında ise onu uyarıyor:
“Biraz serttir ama işini iyi bilir. Alışacaksın.”
Artık yalnızca susmuyor.
Bir zamanlar yanlış bulduğu davranışı savunuyor.
Peki Selin ne zaman değişti? İlk sustuğu gün mü, yoksa başkalarına da susmayı öğütlemeye başladığında mı?
KORKU İNSANI NASIL DEĞİŞTİRİR?
2005 yapımı V for Vendetta filmi, baskıcı bir yönetimin hüküm sürdüğü İngiltere’yi anlatıyor.
Filmde insanlar korkuyor. Konuşmaktan, farklı düşünmekten, yanlış kişiye güvenmekten korkuyor.
Ama filmin düşündürdüğü mesele yalnızca baskının insanları susturması değil.
İnsanların zamanla bu sessizliği hayatın doğal bir parçası olarak kabul etmesi.
Evey karakterinin yaşadıkları da korku ile insanın kendi değerlerine bağlı kalması arasındaki çatışmayı gösteriyor. Valerie’nin hikâyesi ise ağır baskı altında bile insanın kendisinden vazgeçmemesinin mümkün olup olmadığını sorgulatıyor.
Filmin bu yönü beni düşündürüyor.
Çünkü baskı yalnızca dışarıdan gelmiyor. Bazen insan, karşılaşmaktan korktuğu sonuçları düşünerek kendi davranışlarını sınırlamaya başlıyor.
Önce konuşmuyor.
Sonra konuşanları anlamamaya başlıyor.
Bir süre sonra da onların neden sessiz kalmadığını sorguluyor.
Selin’in hikâyesindeki değişim de biraz buna benziyor.
Başlangıçta yöneticinin davranışından rahatsız oluyor.
Sonra bu rahatsızlığıyla yaşamayı öğreniyor.
En sonunda ise rahatsız olanları sorun olarak görmeye başlayabiliyor.
Belki de korkunun en kalıcı sonuçlarından biri, insanın yalnızca davranışlarını değil, doğru ve yanlış hakkındaki düşüncelerini de değiştirebilmesi.
KÜÇÜK İSTİSNALAR
Psikolog Albert Bandura, 1999 yılında yayımladığı çalışmasında ahlaki uzaklaşma kavramını ele alıyor.
İnsanlar bazen kendi değerleriyle çelişen davranışlarını çeşitli gerekçelerle kabul edilebilir hale getirebiliyor.
“Üstüm emretti.”
“Herkes yapıyor.”
“O kadar da kötü değil.”
Francesca Gino ve Max Bazerman’ın 2009 tarihli araştırması da insanların, başkalarının etik dışı davranışlarını küçük adımlarla geliştiğinde daha kolay kabullenebildiğini gösteriyor.
Araştırma başkalarının davranışlarıyla ilgili. Ama kendimiz için de düşündürücü.
Dün yanlış bulduğumuz bir şeyi bugün neden bu kadar kolay açıklayabiliyoruz?
Belki de insan bir günde değişmiyor.
Önce küçük bir taviz veriyor. Sonra o tavizi açıklıyor. Ardından aynı davranışı tekrar ediyor.
Bir süre sonra da açıklamaya ihtiyaç duymuyor.
Çünkü artık ortada açıklanması gereken bir yanlış görmüyor.
PEKİ ÇİZGİ NEREDE?
Bence her sessizlik korkaklık değil. Her taviz de insanın kendisine ihaneti değil.
İnsan ailesini düşünür. Geçimini korumak ister. Bazen bedel ödeyemeyeceğini bilir.
Bunu anlamak zor değil.
Ama Selin’in hikâyesine dönelim.
İlk gün, “Korkuyorum, işimi kaybedebilirim” diyor.
Altı ay sonra ise “Zaten o çocuk biraz fazla alıngan” demeye başlıyor.
Arada önemli bir fark var.
İlkinde kendi korkusunu kabul ediyor.
İkincisinde, korkusuyla yüzleşmemek için başkasının uğradığı haksızlığı küçültüyor.
Korktuğu için yapamadığı şeyi, yapılması gerekmeyen bir şey olarak anlatmaya başlıyor.
İşte bence tehlikeli değişim burada.
Elbette insan fikrini değiştirebilir. Yeni bilgiler öğrenebilir. Eskiden yanlış bulduğu bir şeyi artık doğru görebilir.
Ama ya değişen şey gerçekler değilse?
Ya yalnızca kendi davranışımızla yüzleşmek istemiyorsak?
Belki kendimize sormamız gereken soru şu:
Aynı davranışı başkası yapsaydı, onun gerekçelerini de bu kadar kolay kabul eder miydik?
PEKİ SONRA?
V for Vendetta özgürlük ile korku arasındaki ilişkiyi sorguluyor.
Ama bence üzerinde düşünülmesi gereken başka bir soru daha var.
İnsanın özgür olması, yalnızca korkmadan konuşabilmesi mi?
Yoksa korktuğunda bile neyi doğru, neyi yanlış bulduğunu kendisine dürüstçe söyleyebilmesi mi?
Çünkü insan her zaman cesur olamaz.
Bazen susar. Bazen geri çekilir. Bazen yanlış olduğunu bildiği bir şeyi yapar.
Ama en azından şunu söyleyebilir:
“Yanlış olduğunu biliyordum, yine de yaptım.”
Bu cümle insanı haklı çıkarmaz.
Ama kendisiyle yüzleşmesini mümkün kılar.
Selin’e bir gün neden sustuğunu sorabilirler.
Belki korktuğunu söyleyecek.
Belki başka çaresi olmadığını.
Bunları anlayabiliriz.
Ama ya artık ortada bir haksızlık olmadığına inanıyorsa?
Ya kendi sessizliğini haklı çıkarabilmek için küçük düşürülen kişinin bunu hak ettiğini savunuyorsa?
O zaman yalnızca geçmişteki davranışını savunmuyor.
Kendisini suçlu hissetmemek için bir başkasını suçlu ilan ediyor.
Üstelik kendisini hâlâ adil, dürüst ve iyi bir insan olarak görebiliyor.
Belki de en rahatsız edici olan bu.
İnsan bazen vicdanını susturmaz. Vicdanını, yaptıklarını onaylayacak şekilde yeniden eğitir.
Ve bir gün aynaya baktığında karşısında hâlâ iyi bir insan gördüğünden emindir.
Peki o aynada gördüğü insan gerçekten kendisi midir, yoksa yıllardır kendisine anlattığı hikâye mi?
Bilimsel kaynaklar
- Bandura, A. (1999). Moral Disengagement in the Perpetration of Inhumanities. Personality and Social Psychology Review, 3(3), 193–209. https://doi.org/10.1207/s15327957pspr0303_3
- Gino, F. ve Bazerman, M. H. (2009). When Misconduct Goes Unnoticed: The Acceptability of Gradual Erosion in Others’ Unethical Behavior. Journal of Experimental Social Psychology, 45(4), 708–719. https://doi.org/10.1016/j.jesp.2009.03.013























