(The Turkish Post) – REYYAN AKARSU
Kahvaltı masasında kalkmadan kapı zili açı acı acı çaldı. Kulakları sağır edercesine basılmaya devam ediliyordu. Muhsin beyin yüzünde adeta yağmur yüklü bulutlar gibi bir karartı oluştu. Bir dağın zirvesinde yükünü boşaltacak gibi bir ağırlık vardı üstünde. “Benim için geldiler” demekle yetindi. Sanki masada bir savaş varmış gibi tabaklar ve çatallar havada uçuşuyordu. Eşi ve çocukları lal kesilmiş dilsizler gibi Muhsin beyin yüzüne bakıyordu. Aslında hepsi de bu acı sonu bekliyorlardı nihayetinde. Yaptıkları tek şey birbirlerini kandırmadan ibaretti. Kapının arkasında bekleyen hazır valizin hepsi farkındaydı. Ancak birbirlerine soru sormaya cesaret edemedikleri için sadece görmezden geliyorlardı… Muhsin, çiğ düşmüş otların üzerinde yürür gibi ağır ağır kapıya yöneldi. Ev ahalisi de sessiz neredeyse soluklarını tutarak peşine takıldı. Kapı kolu, bir sevgilinin bileklerine dokunurcasına usul usul geri çekildi. Dışarıda saçı sakalı birbirine karışmış, güneş gözlüklü ve farklı boyda üç kişi bekliyordu. Biri acemi bir hırsız gibi elini cebine hızla sokup kimliğini gösterdi. Muhsin, yüz metre öteden tanırdı eski meslektaşlarını. Hal ve tavırların uzaktan da olsa insanları ele vereceğini düşünürdü. Onlara gerekçe göstermeden zaten tanımıştı, kapıda bekleyen görevlileri. İçinde acılı, öfkeli ve korkunç sarsıntı yeniden baş gösterdi. Evin içerisine büyük bir ölüm sessizliği çöktü. Adeta ev ahalisi, her biri ayrı bir kanepeye çökmüş hüngür hüngür ağlıyordu. Bir dönem yaptıklarının görmezden gelinerek, deve kuşu gibi başını kuma sokup sessizce bekleyenlere karşı içinde acı bir nefret vardı. Buna rağmen, arkasında bıraktığı ailesine umut vermek adına içindeki ateşlere su serpiyordu sanki acemi bir itfaiye çırağı gibi. Ama yüzündeki ayna içinde biriken volkan patlamalarını yüzüne yansıtıyordu. Farkında değildi sadece. Tek yaptığı evinin çatısının üzerinde dolaşan siyah renkli, yağmur yüklü bulutları bir şövalye cesaretiyle dağıtmaya çalışmaktan ibaretti. Ancak rastgele etrafa savrulan kılıç şakırtılarının nafile olduğunun farkında olacak kadar bilgili ve görgülü bir kişiydi. Bu ayrılık, artık bir sevgilinin sevenlerinden uzak kalacağının habercisiydi. Onun için her adım attığında yüreği dağlanıyor, adeta bir kasabın önündeki karkas et gibi her bıçak darbesinde param parça oluyordu. Sanki her darbede, kan pıhtıları etrafa saçılıp, çevreye nahoş bir koku yayıyordu…
Bunaltıcı, tuhaf bir can sıkıntısı doldurmuştu yüreğini… Acıyı daha fazla katmerlendirmemek için acele acele vedalaştı aile üyeleriyle… Ardından kendinden emin ve gururlu bir yürüyüşle ağır adımlarla kapından dışarı bedenini attı. Kapıda bekleyen üç görevli ise adeta avını yakalamış bir aslan gibi pençelerini emektar bürokratın bileklerine atmıştı çoktan. Göz göze geldikleri ilk anda, karşısında bekleyenlerin, zalimane bir duygunun içinde oldukları gözlerine yansıyordu. Bir ara, bu kişilerin bir dönem emri altında çalışmış olacaklarını düşündü. Hafızasını zorladı, ancak hiçbir sonuç alamadı. Bir ara aklının bir köşesinde, haksızlık yapmış olabileceği endişesi bile geçti. Ama her şey birer nafileden ibaretti. Son kez evine baktı. Kafasının içinde garip tuhaflıkları adeta dans ediyordu. Ancak anlam verecek durumu hiç yoktu. Yavaş yavaş batmakla olan güneşin son ışıklarını seyrediyor gibi sevdiği insanları izledi büyük bir iştiyakla. Onların göz pınarlarından damlayan her damla gözyaşının adeta kendi kalbinin en derinine damladığını hissetti. Bir ara gözyaşı gölünün içinde yürüdüğünü ve dizlerine kadar bu bataklığın içinde kaldığı hissine kapıldı. Yüreği burkuldu… Aslında yaşlı kurdun kalbini zalimane yaralayan acı bir ihanete maruz kalmasıydı şüphesiz. Bir cani gibi iki kişinin kolunda kelepçeli evinden çıkarılması yaralamıştı nazlı kalbini. Bilinçli ve küçük düşürülmek için yapıldığı hissindeydi. Ancak elinde elde tutulur bir delili yoktu nihayetinde… Sadece delice içine çöken bir histi. Ancak kendisine yakışanı yapma gayreti içindeydi. Duruşunu hiç bozmadan, bir ayrıcalık bekliyor hissine sebep olmadan yüzüne patlayan flaşların eşliğinde gazetecilerin arasından geçti gitti. Tabii ki ruhu yaralanmıştı… Ağır bir beyin travması geçirmiş hasta gibi iliklerine kadar titriyordu. Kafasının içindeki tuhaflıklar, bütün bedenini esir almış, can çekişiyordu. Birkaç kelime etmek geldi içinde. Bunun hakkı olduğunu elbette biliyordu. Ama nafile bir çırpınıştan öte bir anlamı olmadığını düşündü. Ruhu sanki biran olsun, kadın bedeninin beyazlığa gömülüp, kayboldu. Yüreğinin tuz gibi yükseldiğini, derin bir hafiflik hissine kapıldığını düşündü.
İşte son durum onu daha da üzmüştü. Bir dönem görev yaptığı binanın alt katındaki, karanlık ve dipsiz nezarethaneye boş bir çuval gibi fırlatılıp atılmıştı. Küçük ve havasız birkaç metre karelik odada çevresine bakınmaya çalışıyordu. Buraları hiç hatırladığını düşündü. Ancak her noktasına kadar denetlerdi aslında bütün binaları. Her köşedeki malzemelerin yerini eliyle koymuş gibi bilirdi… çevresinde yükselen seslere kulak kabarttı. Ortam karanlık olsa da sesler hava oradan oraya havada uçuşuyordu. Yalnız olmadığını anladı, şu dipsiz karanlık içinde. İçine derin bir yaşama arzusu geldi yeniden. Bir şaki gibi kullanılmış bir mendil parçası gibi bir köşeye atılmak zoruna gitse de, her şeyde bir hayır olduğunun da farkındaydı. O yaptığının farkındaydı. Aslında başkalarının da kendisinin işinin ehli olduğunu bildiklerinin farkındaydı. Ama ortam farklıydı. Tabiri yerindeyse at izi ile it izi birbirine karışmış, sokaklar adeta çakalların dans ettiği bir savaş meydanına dönüşmüştü. İşte bunlar aklına her geldiğinde sinir krizleri geçiriyor, yumruklarını sıkıyor, boş duvarlara bir boksör gibi saldırıyordu… Ardından da bir çocuk gibi yaptıklarına gülüyordu. Aslında kendi ağlanacak haline gülüyordu…
Artık, her şey yeniden başlamıştı. Daha önce tutuklanıp, serbest bırakıldığı demir parmaklıklar arkasına yeniden gönderilmesine karar verilmişti. Son kez gizlemeye çalıştığı, öfkeli ve alaycı bakışını, kendisini tutuklayan hakimin yüzüne fırlattı. “Umarım kararınızdan dolayı derin bir inkisara uğramazsınız” dedi. Ardına bile bakmadan hızlı ve koşar adımlarla mahkeme salonundan kendisini dışarı attı. Zalimce ezen, çözülmez bir bilmecenin tam ortasında olduğunun farkındaydı. Birilerinin geniş köy meydanlarında hazırladıkları tiyatronun bir oyuncundan öte bir anlam taşımadığının farkındaydı aslında. Sadece figürler ve oyuncular farklıydı. Bütün yapbozun parçalarını bir araya getirdiğinizde her şey ortaya çıkıyordu. Bunu göremeyecek kadar öngörüsüz biri hiç değildi. Kendisine dokunan tek şey vefasızlıktı. Bundan dolayı da buz tutmuş insanlığı, ısıtıp yumuşatmak istiyordu. Bir anda büyük bir kalabalığın kalbinin nasıl taş kesildiğine anlam veremiyordu. Sabahlara kadar kafa çatlatsa da buna bir cevap asla bulamamıştı. Bulamayacağı da aşikardı. Nasıl olmuştu? Sokaktaki insanlar birbirine nefret eder hale gelmişti? Bir dönem aynı cephede ortak idealler için mücadele edenlerin torunları adete sokakta birbirlerini boğazlayacak hale gelmişti? Aslında bu nefreti kendini almak için gelen bir görevlinin çakmak gözlerinde de görmüştü. İşte o zaman korkmuştu. Bu korku esaretten değildi… İnsanlığın nefrete yenilmesinden gelen inkisarın korkusundan öte bir şey değildi…
Esaretin başladığı, anda kalbi küt küt atıyordu emektar bürokratın. Neler geçmiyordu kafasının içinden. Eşi, çocukları, torunları ve tüm sevdikleri. Adeta bir film şeridi gibi geçiyordu her şey gözünün önünden. Her karede gözünün pınarlarından aşağıya birkaç damla yaş geliyordu. Kimi zaman bir iç çekiyor, kimi zaman da yaşların bir yağmur suyu gibi akmasına izin veriyordu. Bir yandan da otomobilin fenerlerinin aydınlattığı, ince ince yağan yağmuru izliyordu göz ucuyla… Aslında ne çok sevdiği geldi aklına, ince ince yağan yağmur altında yürüyüş yapmayı sevdiğini. Kimi zaman eşiyle kimi zaman sevdiği birkaç dostuyla adım atmıştı. Hele tel tel dalgalanan sigara bulutları eşliğindeki atmosferi unutmak ne mümkündü. Sigara onun olmazsa olmazıydı. Adeta dertlerinin ortağıydı… İçinde bir sigara tüllendirmek geldi. Ancak bu çetin gururu frenledi biran. Bir sigara için kendini ezdirmeye değmezdi. “Boş ver” dedi içinde. Kafasından atmaya çalıştı. Belki de hıçkıra hıçkıra ağlamak bile geçiyordu aklından. Ancak yine gururu incinir diye dişlerini sıktı. Bir ara ağzına sıcak bir tat gelmeye başladı. Belli ki diş darbeleriyle dudağını yaralamıştı. Ama bu acıyı hissedecek durumda hiç değildi. Çünkü kalbi bir volkan gibi patlamaya hazırdı. Ancak aciz duruma düşerim endişesiyle gözlerini kapatıp, konuşmamaya çalıştı. Kahverengi tuğlaların esir aldığı soğuk beton blokların içine girdiği ana kadar da göz kapaklarının açılmasına izin vermedi.
Artık karanlık bir zindanın ortasındaydı. Boş duvarlar arasında bir ranza ve çelik bir dolap vardı. Eşyalarını kapının kenarına koydu. Zaten kıyafetleri de birkaç giysiden ibaretti. Fazlasını almasına müsaade yoktu zaten. Yavaş adımlarla pencereye yaklaştı. Hava çoktan kararmış, ufku güneş ışınları çoktan terk etmişti. Karanlığın içinde yıldızlar vardı sadece. Adete dans eder gibi oradan oraya hareket ediyorlardı. Muhsin, demir parmaklıklardan başını hafifçe uzatıp derin derin birkaç nefes aldı. İçine çekti birkaç kez. Bir anda yağmur yüklü bulutlar gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Yalnızdı… Kendisinden başkası yoktu yanında. Bir de kalbinde taşıdığı emanetleri…






















