(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Allah Neden Benimle Konuşmuyor?
Ergenlikte inanç arayışı ve bir öğretmenin dinleme notları
“Hocam, Allah neden benimle konuşmuyor?”
Elimde sınav kâğıtları, öğrencilerin yazdıklarını okuyordum. Koridordan kalabalık sesler… …bir sonraki dersin telaşı çoktan başlamış, koridorda öğrenci sesleri yankılanıyordu… Başımı kaldırıp, kapının yanında bekleyen öğrencimi gördüm. Daha ne soracağını bilmeden, “Sor bakalım, iki dakikam var,” demişim… …demişim diyorum çünkü öğrencimin bakışlarının derinliğinde kalmıştım. Geçiştirilecek bir cevap vermenin telaşıyla sorduğum soru, beni anlamlı bir arayış içerisinde olan öğrencimin sorularına kilitledi…
Şimdi düşünüyorum da, insan bazen kendisine açılacak bir kalbe bile süre koyabiliyor… Farkında olmaksızın… Bir ders daha çıkardım; ne kadar gürültülü olursa olsun, dinlenilmeye ihtiyaç duyan bir sessizlik ve sessizliğin içinde bir arayış bekler bazı zamanlar…
Kâğıtları dalgın gözlerin odağıyla masaya bıraktım. Yüzüne baktım öğrencimin. Sıradan bir okul günü, yerini ne yapacağımı bilemediğim bir sessizliğe bıraktı…
“Nasıl konuşmasını isterdin?” diye sordum…
Omuzlarını kaldırdı. Gözlerime bakıp ; “Bilmiyorum. Duyduğunu belli etse en azından… Ben dua ediyorum ama annem hala hasta. Bazen yanlış bir şey söylüyor muyum diye çok korkuyorum.”
Annesinin hastane kontrollerinin, evde eskisi kadar konuşulmadığını, geceleri herkes uyuyunca dua ettiğini anlattı. Sonra gözlerini kaçırıp sordu: “Böyle düşündüğüm için günaha giriyor muyum?”
Annesinin hastalığına üzülüyor, bir de bu üzüntünün içinden geçen düşünceler yüzünden kendini suçluyordu. …çaresizlik, arayışlarda kendisini sorgulatıyordu…
“Bir şeyi anlamak için sormanla, onu inkar etmen aynı şey değil,” dedim. …bir müddet bakıştık. “Ne düşündüğünü anlatabilirsin. Seni dinlemek istiyorum.” dedim.
Sonrasında hemen açıklama yapma gereksiniminde bulundum. Allah’ın duaları işittiğini, sabretmemiz gerektiğini, hakkında hayırlı olanın takdir edileceğini ifade ettim… Yanlış şeyler değildi. Fakat öğrencim, söylediklerimden çok, konuşma ihtiyacında olduğunu hissettiriyordu.
O yüzden önce dinledim…
Her zaman böyle davrandığımı söyleyemem. Öğrencimin sorusunu tamamlamadan cevapladığım zamanlar oldu; söyleyeceğini bildiğimi sanmıştım. İnsan, öğretmen olduğu yerde her şeyi biliyor görünmek istiyor. Oysa sağlam durmakla, hiç tereddüt yaşamıyormuş gibi davranmak aynı şey değil.
Şimdi bir öğrencim “Aklıma kötü şeyler geliyor,” dediğinde önce neyi kötü saydığını anlamaya çalışıyorum. Bazen bir ayetin anlamını soruyor, bazen internette karşılaştığı bir iddiayı. Bazen de asıl sorusu şu: “Bunu söylersem beni hâlâ sever misiniz?”
Biz yalnızca cümlesini duyuyoruz. O ise cümlesini söyledikten sonra başına ne geleceğini de düşünüyor. Ergenlikte çocukluğundan beri duyduğu bilgileri yeniden tartmak, inancından uzaklaştığı anlamına gelmez çocuğun. Kendi aklıyla anlamak, kendi sözüyle ifade etmek istiyor olabilir. Her sorgulama aynı değil; kimi sorgulamalar daha ciddi tereddütleri yaşatıyor. Fakat hiçbirini onu dinlemeden öğrenemeyeceğimizi bilmeliyiz.
Kur’an’da Hz. İbrahim’in, inandığını belirttikten sonra “fakat kalbim tam kanaat getirsin diye” açıklamasında bulunmasını bu yüzden önemserim. Orada inkâr değil, kalbin daha derin bir tatmine ulaşma isteği vardır (Bakara, 2/260). Her gencin sorusunu bu kıssayla özdeşleştirmem; ama kendi aceleciliğimi bu ayetin önünde yeniden düşünürüm.
Dinlemek, yanlış bilgiye sessiz kalmak değildir. Bazı zamanlar, arkasından gelir doğru cevaplar ve kendi sözlerinde bulur aradıklarını insan…
O gün öğrencime, Allah’ın bizi işitmesinin bizim kulağımızla bir ses duymamıza bağlı olmadığını anlattım. Peygamberlere gelen vahiy ile bizim dua edişimizin aynı tecrübe olmadığını konuştuk. Kur’an okumakla Allah’a yakın olacağını ifade ettim. Kur’an’ın Allah’ın insanlara hitabı olduğunu; onu okuyup anlamını düşünerek ve hayatımızla ilişkisini kurarak okumamız gerektiğini anlattım.
“Kur’an okurken de bazen hiçbir şey hissetmiyorum,” dedi.
Bu cümlesi beni durdurdu. Demek ki ona yalnızca ne yapacağını söylemem yetmeyecekti; nasıl hissetmesi gerektiğine dair beklentisini de konuşmalıydık.
İnsanın her ibadette aynı duyguyu yaşamayabileceğini söyledim. Yorgunken, korkarken, zihni annesinin hastalığındayken dikkatini toplamakta zorlanması mümkündü. Her okumada gözlerinin dolmasını, her duadan sonra içinin ferahlamasını beklemek zorunda değildi. İçinden geçen her düşünceyi de Allah’ın kendisine söylediği özel bir söz saymamalıydı.
Sonra birlikte şu ifadeyi okuduk: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım…” (Bakara, 2/186).
“Yakınım” kelimesinde biraz durduk. …epeyce derin bir muhabbet içinde kaldık.
Ona duanın bir ibadet olduğunu; korkumuzu, ihtiyacımızı ve umudumuzu Allah’a arz edebileceğimizi anlattım. İsteğimizin beklediğimiz zamanda gerçekleşmemesi, duyulmadığımızın kanıtı değildi. Ama annesinin niçin iyileşmediğini biliyormuş gibi de konuşamazdım.
“Bunun cevabını bütün ayrıntılarıyla bilmiyorum,” dedim. “Sana kolay bir açıklama yapıp üzüntünü küçültmek istemem.” İfadelerine sığındım.
O sırada kendim için de bir şey öğreniyordum: Bilmediğini dürüstçe söylemek, insanı mutlaka güçsüz bırakmıyor. Bazen karşımızdakinin bize biraz daha güvenebilmesini sağlıyor. Allah’a yönelirken kusursuz cümleler kurmak zorunda olmadığını da söyledim. Ezberlediği bir duayı hatırlayamadığında kendisini eksik saymamalıydı. Kendi kelimeleriyle de yalvarabilirdi: “Allah’ım, korkuyorum. Anneme şifa ver. Bize yardım et.”
Annesinin tedavisini, evde kimlerden destek alabileceklerini konuştuk. Dua etmenin, doktora gitmekten, yardım istemekten, yorulduğunu söylemekten ayrı bir hayat olmadığını anlatmaya çalıştım. İnanç, acıyı inkâr etmek değildi; sabır da hiç üzülmemek değildi.
Ona “Güçlü ol,” demedim. Belki de günlerdir herkesten bunu duymuştu. Onun yanında, annesinin durumunu bilen ve gerektiğinde destek olabilecek bir yetişkinin bulunması daha önemliydi.
Konuşmamız bittiğinde öğrencimin bütün soruları cevaplanmış değildi. Annesinin hastalığı da sürüyordu. Çantasını alırken bir süre kapıda bekledi.
“Hocam, bunu sonra yine konuşsak olur mu?”
“Olur,” dedim. “Aklına geldikçe gel.”
Sonraki günlerde onu gördüğümde yalnızca sorusunu değil, annesini de soruyordum. Her karşılaşmamızı bir din dersine çevirmemeye çalıştım. Ne kadarını anlatmak istediğine o karar verirdi. Ben onun yerine inanamazdım. İçindeki düğümleri çözebileceğime de söz veremezdim. Ama söylediklerini ciddiye alabilir, cevabını bilmediğim soruyu unutmadan araştırabilir, yeniden geldiğinde onu aceleyle göndermeyebilirdim.
O gün koridorda ona “İki dakikam var,” demiştim.
Şimdi o cümleyi hatırladığımda içim sızlıyor. Bazı soruların cevabı uzun olduğu için değil; insan onları sorabilecek cesareti bulana kadar çok beklemiş olabileceği için…
Bir daha böyle bir soru geldiğinde, kâğıtları biraz daha erken bırakmak istiyorum…
Ve biz Allah’ın rahmetini anlatmaya çalışırken, hiçbir gencin bizim yanımızda kendisini konuşmaya layık görülmemiş hissetmemesini diliyorum.






















