(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir başka şehrinden insanın kanını donduran bir haber gelmesin. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, anne babalar… Kimi aile içinde, kimi sokak ortasında, kimi hiç tanımadığı bir insanın öfkesine kurban gidiyor. Şimdi de Afyonkarahisar’dan gelen haberle sarsıldık.
Farklı noktalarda araçların içerisinde 8 kişinin cansız bedenine ulaşılması, bir kişinin ise ağır yaralı olarak bulunması, hepimizi bir kez daha aynı soruyla baş başa bıraktı: Biz nasıl bir toplum hâline geliyoruz? Bu durum yaşanmadan önce biz neredeydik? Muhtemelen bu soruların cevaplarını hiç bulamayacağız. Ancak sadece yetkililerden birkaç klişe ifadelere şahit olacağız: Zanlı cezasını buldu, en ağır şekilde cezalandırılacak!
Ama mesele sadece cezalandırmak mı olmalı, yoksa suç oluşmadan bataklığı kurutmak mı? Tabii ki cevap ikinci seçenek. Önce suçun yeşerdiği alanlar kurutulmalı ki, sonra ikinci adımlar atılabilsin. Aksi durumda o topraklardan hep suç ve suçlular çıkacaktır. Bunu önlemenizin imkânı olmaz aksi durumda.
Sekiz insanın hayatını kaybettiği, bir insanın yaşam mücadelesi verdiği böylesine ağır bir olayın ardından yalnızca faillerin kim olduğunu, olayın nasıl gerçekleştiğini veya arkasındaki nedenleri konuşmak yeterli mi? Elbette hayır! Asıl konuşmamız gereken, insan hayatını bu kadar kolay sona erdirebilen şiddet sarmalının hangi koşullarda büyüdüğü ve neden zamanında önlenemediğidir.
Bir düşünün… Her biri ayrı bir hayat, ayrı bir hikâye, ayrı bir gelecek olan insanlar artık aramızda değil. Belki hayalleri vardı, belki yarın için planları, belki sevdiklerine verecekleri sözleri… Birilerinin öfkesi, kini, çaresizliği veya kontrolsüz davranışları yüzünden bütün bu hayatlar bir anda sona eriyor.
Peki, bu noktaya nasıl geldik?
CİNNET HÂLİ, TOPLUMSAL BİR İKLİME Mİ DÖNÜŞÜYOR?
Bugün Türkiye’de şiddeti yalnızca münferit olaylar üzerinden değerlendirmek büyük bir eksiklik olur. Aile içi cinayetler, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, sokak ortasında yaşanan silahlı saldırılar, trafikteki öfke patlamaları ve gençler arasında giderek görünür hâle gelen şiddet eğilimi, üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir tablo ortaya koyuyor.
Elbette her olayın kendine özgü nedenleri vardır. Her faili aynı psikolojik veya sosyal gerekçelerle açıklamak mümkün değildir. Ancak bu olayların ortak noktasında insan hayatına, başkasının haklarına ve birlikte yaşama kültürüne yönelik ciddi bir tehdit bulunuyor.
Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, aile içi iletişim sorunları, yalnızlaşma, sosyal destek mekanizmalarının zayıflaması, madde kullanımı ve adalet duygusunun zedelenmesi gibi pek çok faktör bazı bireylerin sorunlarla baş etme kapasitesini olumsuz etkileyebilir. Buna bir de şiddeti sıradanlaştıran televizyon dili, sosyal medya içerikleri ve günlük hayattaki tahammülsüzlük eklendiğinde ortaya daha karmaşık bir toplumsal sorun çıkıyor.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor: Ekonomik sıkıntı yaşamak, psikolojik sorunlarla mücadele etmek veya ailevi problemler yaşamak hiç kimseye şiddet uygulama hakkı vermez. Ruhsal rahatsızlık yaşayan insanları potansiyel suçlu gibi göstermek de doğru değildir. Asıl mesele, risk altındaki bireylere zamanında ulaşabilmek ve şiddet eğilimi gösteren davranışları henüz telafisi mümkünken fark edebilmektir.
CEZALANDIRMAK YETMEZ, ÖNLEMEK GEREKİR!
Toplum olarak genellikle bir vahşet yaşandıktan sonra harekete geçiyoruz. Olayın ayrıntılarını konuşuyor, sorumluları arıyor, cezaların artırılmasını istiyor ve birkaç gün boyunca büyük bir tepki gösteriyoruz. Sonra gündem değişiyor. Bir sonraki acı haber gelene kadar her şey unutuluyor.
Oysa asıl başarı, bir cinayetin ardından verilen cezayla değil, o cinayetin işlenmesini önleyebilmekle ölçülmelidir.
Burada devletin kurumlarına, güvenlik birimlerine, adli makamlara, sosyal hizmet kuruluşlarına ve sağlık sistemine önemli görevler düşüyor. Aile içi şiddet ihbarlarının ciddiyetle değerlendirilmesi, tehdit ve takip davranışlarının göz ardı edilmemesi, riskli durumlarda etkili koruma mekanizmalarının işletilmesi gerekiyor.
Cezaevleri de yalnızca suçluların toplumdan uzaklaştırıldığı yerler olarak görülmemeli. Islah, rehabilitasyon, psikolojik destek ve topluma yeniden kazandırma süreçleri de ceza infaz sisteminin ayrılmaz parçaları olmalı. Özellikle ağır şiddet geçmişi bulunan ve başkaları için somut risk oluşturabilecek kişilerin izin ve tahliye süreçlerinde gerekli risk değerlendirmelerinin yapılması büyük önem taşıyor.
Bir başka önemli konu ise ruh sağlığı hizmetlerine erişim. İnsanların psikolojik destek almak için mutlaka ağır bir kriz yaşamasını beklememeliyiz. Aile hekimlerinden psikiyatri hizmetlerine, sosyal hizmetlerden yerel yönetimlerin destek mekanizmalarına kadar toplumun her kesimine ulaşabilen bir sistem kurulmalı.
Çünkü bazen zamanında yapılan bir görüşme, ciddiye alınan bir tehdit veya doğru işletilen bir koruma mekanizması bir insanın hayatını kurtarabilir.
HAREKETE GEÇMEK ZORUNDAYIZ!
Afyonkarahisar’da yaşanan olayın ardından yine üzüleceğiz. Yine sosyal medyada tepkiler göstereceğiz. Yine yetkililere sesleneceğiz. Fakat bütün bunların ötesinde kalıcı bir toplumsal mücadele başlatmak zorundayız.
Eğitimden aile yapısına, adalet sisteminden ruh sağlığı hizmetlerine, medyadan sosyal politikalara kadar birçok alanda daha güçlü bir yaklaşım gerekiyor.
Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, insan olmayı da öğretmeliyiz. Öfkesini kontrol etmeyi, karşısındakini dinlemeyi, farklı düşüncelere saygı göstermeyi ve sorunlarını şiddete başvurmadan çözmeyi küçük yaşlardan itibaren kazandırmalıyız.
Siyasetçilerimiz de toplumdaki ayrışmayı derinleştiren sert ve kırıcı dilden uzak durmalı. Çünkü kullanılan dil, toplumun davranış biçimlerini de etkiliyor. Gücü haklılıkla, öfkeyi cesaretle, intikamı adaletle karıştıran anlayışın karşısında ortak bir duruş sergilenmeli.
Unutmayalım ki hiçbir ekonomik gerekçe, hiçbir ailevi anlaşmazlık, hiçbir kişisel hesap ve hiçbir öfke bir insanın yaşam hakkından daha değerli değildir.
Bugün Afyonkarahisar’da yaşanan acıya üzülüyoruz. Yarın başka bir şehirden gelecek benzer bir haberin acısını yaşamak istemiyoruz. Artık her olayın ardından aynı cümleleri kurmaktan yorulduk. Her yeni vahşetin ardından ‘Bu son olsun’ demekten yorulduk. Annelerin evlatlarını, çocukların anne babalarını, ailelerin sevdiklerini kaybetmesinden yorulduk.
Toplum olarak kendimize şu soruyu sormalıyız: Daha kaç hayatın kararması gerekiyor?
Cevap, hiçbir hayatın kararmaması olmalı.
Artık ölümlerin ardından konuşan değil, ölümler yaşanmadan önce önlem alan bir Türkiye’ye ihtiyacımız var.
Biraz empati, biraz vicdan, biraz sorumluluk…
Ama en önemlisi, artık söz değil, somut adım zamanı!





















