(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
1978’de yoksullukla mücadele eden, ekonomisi büyük ölçüde merkezi planlamaya dayanan Çin’i dünya ekonomisinin merkezine taşıyan dönüşümün mimarı Deng Xiaoping oldu. Tarımdan sanayiye, yabancı yatırımlardan dış ticarete uzanan reformlarla ülkenin ekonomik yapısını değiştiren Deng, siyasi iktidarın Komünist Parti’nin elinde kalmasını da sağladı. Çin’in yükselişi, ekonomik kalkınmanın siyasi özgürlükleri beraberinde getirmek zorunda olmadığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak öne çıkıyor.
Bugün dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan Çin’in nasıl bu noktaya geldiğini anlamak için yalnızca son yıllardaki sanayi yatırımlarına, ihracat başarısına veya teknolojik atılımlarına bakmak yeterli değil. Bu dönüşümün temelleri, Mao Zedung’un ölümünün ardından başlayan iktidar mücadelesinde ve 1978’de hız kazanan reform sürecinde atıldı. Deng Xiaoping, Çin’in ekonomik yönünü değiştiren isim olurken ülkenin siyasi sistemini aynı ölçüde dönüştürmeyi tercih etmedi.
1904’te doğan Deng, Çin Komünist Partisi içindeki yükselişinin ardından Kültür Devrimi sırasında siyasi tasfiyelere uğradı. Görevlerinden uzaklaştırıldı, siyasi nüfuzunu kaybetti ve yıllarca iktidarın dışında kaldı. Ancak Mao’nun 1976’daki ölümünün ardından başlayan yeni dönemde yeniden güç kazandı. 1978’e gelindiğinde Çin yönetiminde belirleyici konuma yükselen Deng, ülkenin önceliğini ideolojik mücadeleden ekonomik kalkınmaya çevirdi.
Deng’in yaklaşımını özetleyen temel düşünce, bir politikanın değerini ideolojik saflığından çok sonuçlarıyla ölçmekti. Bu anlayış, Çin’in geleneksel sosyalist ekonomi modelinde önemli bir kırılma yarattı. Devletin ekonomideki belirleyici rolü ortadan kaldırılmadı ancak piyasa mekanizmalarına, özel girişimlere ve yabancı sermayeye daha geniş alan açıldı. Dünya Bankası’nın Çin reformlarına ilişkin değerlendirmeleri de ülkenin dönüşümünde aşamalı uygulamaların, dış ticarete açılmanın ve yatırım ortamındaki değişikliklerin önemli rol oynadığını ortaya koyuyor.
Çin’in ekonomik dönüşümünün ilk büyük adımlarından biri tarımda atıldı. Kolektif üretim sisteminin yerine hane sorumluluğuna dayalı uygulamalar yaygınlaştırıldı. Çiftçilerin üretimden elde ettikleri gelir üzerinde daha fazla söz sahibi olması, üretim motivasyonunu ve verimliliği artırdı. Böylece kırsal kesimde ekonomik hareketlilik güçlenirken tarım dışındaki sektörlere iş gücü aktarılmasının da önü açıldı.
Reformların bir sonraki aşamasında Çin, dış dünyaya kapalı ekonomik yapısını değiştirmeye yöneldi. 1979’da dış ticaret ve yabancı yatırımlara yönelik açılım süreci başlatıldı. 1980’de Shenzhen, Zhuhai, Shantou ve Xiamen özel ekonomik bölgeler olarak belirlendi. Bu bölgelerde yabancı sermayeyi çekmek, üretimi artırmak ve yeni ekonomik uygulamaları denemek amacıyla daha esnek politikalar izlendi. Shenzhen’in kısa sürede önemli bir sanayi ve ticaret merkezine dönüşmesi, bu modelin ülke genelinde yaygınlaştırılmasında etkili oldu.
Çin, böylece yalnızca kendi iç pazarına dayanan bir ekonomiden küresel üretim ve ticaret ağlarının önemli bir parçasına dönüştü. Yabancı yatırımlar, ihracat odaklı sanayileşme, teknoloji transferi ve genişleyen üretim kapasitesi birbirini besleyen bir büyüme süreci yarattı. Sonraki yıllarda Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelikle derinleşecek küresel entegrasyonun temelleri de bu dönemde atıldı.
Dünya Bankası’nın 2022 tarihli değerlendirmesine göre Çin’de uluslararası aşırı yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı, yaklaşık kırk yıllık dönemde 800 milyon civarında azaldı. Bu sonuç, yalnızca ekonomik büyümenin değil, tarımdaki dönüşümün, sanayileşmenin ve yeni istihdam olanaklarının da etkisini yansıtıyor. Ancak bu ölçekteki bir başarıyı yalnızca tek bir lidere bağlamak doğru olmaz. Deng’in başlattığı reformların yanında sonraki yönetimlerin politikaları, Çinli çalışanların üretimi, altyapı yatırımları ve ülkenin küresel ekonomiye entegrasyonu da bu süreçte belirleyici oldu.
Deng Xiaoping dönemini yalnızca ekonomik başarı üzerinden değerlendirmek, Çin’in dönüşümünün diğer yüzünü gözden kaçırmak anlamına geliyor. Piyasa mekanizmalarına alan açan yönetim, siyasi çoğulculuk ve demokratikleşme konusunda aynı ölçüde esnek davranmadı. Ekonomik reformlar genişletilirken Komünist Parti’nin iktidar üzerindeki tekeli korundu.
1980’li yıllarda ekonomik değişim, toplumun beklentilerini de dönüştürmeye başladı. Yolsuzluk, enflasyon ve parti yöneticileriyle bağlantılı kişilerin ekonomik fırsatlardan daha fazla yararlandığı yönündeki rahatsızlıklar büyüdü. Öğrenciler başta olmak üzere farklı toplumsal kesimler, siyasi reform ve daha fazla hesap verebilirlik taleplerini dile getirdi.
1989’da Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda yoğunlaşan protestolar, bu gerilimin en önemli kırılma noktası oldu. Haftalar boyunca devam eden gösteriler, 3-4 Haziran gecesi ve 4 Haziran sabahında ordunun müdahalesiyle kanlı biçimde bastırıldı. Çok sayıda insan hayatını kaybetti; kesin can kaybı sayısı ise hâlâ tartışmalı. Olay, Çin yönetiminin ekonomik reformlarla siyasi özgürlükler arasında çizdiği sınırı açık biçimde ortaya koydu.
Tiananmen sonrasında Çin, uluslararası alanda yaptırımlar ve diplomatik baskılarla karşılaştı. Reform süreci bir süre yavaşladı. Ancak Deng, 1992’de güney Çin’e yaptığı turla ekonomik açılımın sürdürülmesi gerektiği mesajını verdi. Shenzhen ve Şanghay gibi merkezlerde reformların devamını savunan Deng, ekonomik kalkınmadan geri adım atılmaması gerektiğini vurguladı. Bu hamle, piyasa odaklı dönüşümün yeniden hız kazanmasına yardımcı oldu.
Buradaki temel çelişki, Çin yönetiminin ekonomik değişimi siyasi sistemin devamlılığını sağlayacak bir araç olarak da görmesiydi. Piyasa mekanizmaları, özel girişim ve yabancı sermaye ekonomik büyümeyi desteklerken siyasi karar alma mekanizmasının parti kontrolünde kalması, Çin modelinin ayırt edici özelliklerinden biri hâline geldi.
Deng Xiaoping’in mirası, ekonomik büyüme ile siyasi özgürlüklerin birbirinden ayrı değerlendirilebileceğini gösteriyor. Çin, liberal demokrasiye geçmeden de dünya ekonomisinin en güçlü aktörlerinden biri hâline geldi. Bununla birlikte bu deneyim, her ülkenin aynı yolu izleyerek benzer sonuçlara ulaşabileceği anlamına gelmiyor. Çin’in nüfusu, üretim kapasitesi, devlet yapısı, tarihsel koşulları ve küresel ekonomideki konumu kendine özgü bir kalkınma zemini oluşturdu.
Üstelik hızlı büyümenin maliyetleri de bulunuyor. Ekonomik dönüşüm gelir ve fırsat eşitsizliklerini artırırken bazı toplumsal kesimler için güvencesizlik yarattı. Oxford University Press’te yayımlanan Çin siyaseti incelemeleri de 1989 sonrasında ekonomik reformların devam ettiğini, ancak siyasi liberalleşme beklentilerinin ciddi biçimde gerilediğini ve parti-devlet yapısının daha güçlü bir konuma geldiğini vurguluyor.
Deng’in başlattığı modelin etkileri günümüz Çin’inde de tartışılmaya devam ediyor. Xi Jinping döneminde devletin ve Komünist Parti’nin ekonomideki yönlendirici rolü korunurken teknoloji, sanayi ve stratejik sektörlerde daha merkezi bir yönetim anlayışı öne çıktı. Bu nedenle bugünkü Çin’i yalnızca serbest piyasanın zaferi olarak değerlendirmek de mümkün değil. Ortaya çıkan yapı, piyasa rekabetini devletin güçlü müdahalesi ve siyasi kontrolüyle birleştiren karma bir sistem.
Deng Xiaoping’in tarihsel önemi de bu noktada ortaya çıkıyor. O, Çin’i Mao döneminin katı ekonomik yaklaşımından uzaklaştırarak küresel ekonomiye açtı; ancak bunu siyasi iktidarın paylaşılmasıyla birlikte yürütmedi. Çin’in yükselişi, ekonomik refahın siyasi özgürlüklerle aynı hızda gelişmeyebileceğini kanıtladı.
Bu nedenle Deng’in mirası ne yalnızca bir ekonomik mucize öyküsü ne de yalnızca otoriter yönetimin devamlılığıyla açıklanabilir. Asıl mesele, bir ülkenin ekonomik sistemini köklü biçimde değiştirirken siyasi düzenini koruyabilmesi ve bu tercihin toplumsal sonuçlarıdır. Çin’in yükselişi, kalkınmanın nasıl sağlanacağı kadar, kalkınmanın kimin yararına gerçekleştiği ve bu süreçte hangi özgürlüklerin sınırlandırıldığı sorularını da gündemde tutuyor.






















