(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Çocukluk yıllarından beri futbola ilgi duyarım. Gençlik dönemimde fanatik taraftar da oldum. Belli başlı Avrupa liglerini skor düzeyinde de olsa takip ettim. Hala da izlerim. Bir nostalji duygusu da olsa Liverpool’un şampiyonluğu beni mutlu eder. Futbolun bir endüstriye dönüşmesinden sonra masumiyetini kaybettiğini biliyorum. Nasıl ‘demir delik icat oldu mertlik bozulduysa’ işin içine para girince futbol da büyüsünü yitirdi. Köroğlu gitti, meydan Bolu Beyleri’ne kaldı.
Artık sahada takımı için ölümüne mücadele eden, terinin son damlasına kadar koşturan amatör ruhlu oyuncular yok. Skoru da şampiyonluğu da değeri on milyon dolarlarla ölçülen sihirli ayaklar belirliyor. Futbolda paran kadar güçlüsün. Meşin yuvarlığı çim sahada bir o tarafa bir bu tarafa yuvarlayanlar takımının renklerine gönül veren gençler değil, her maçı pazar olarak gören yerli-yabancı lejyonerler.
Ve bu futbolcular için açıkça söylemekten kaçınsalar da para kazanmak, maçı kazanmaktan daha önemli. İtirazı olana ödemelerde yaşanan sorunun anında sahaya yansıdığını, nice futbolcunun parasını alamadığı için takımını yüz üstü bıraktığını hatırlatırım. Forma aşkı, takım ruhu yerini para sevdasına bıraktı.
Şenol Güneş’in ilginç bir tespiti var: ‘Futbolu eskiden açlar oynar, zenginler seyrederdi. Şimdi ise zenginler oynuyor, fakirler seyrediyor’. Güneş’in ömrü futbolun içinde geçti. Oyuncu-kaleci olarak sahada oynadı, hoca olarak saha kenarında bulundu. Hocalığını yaptığı Milli Takım dünya üçüncüsü oldu. Deneyimlerinden süzülerek gelen cümlesi doğru. Bir oyuncu futbola fakir başlasa bile ilk transferde zenginlerkulübüne giriyor. Yıldız olması falan da gerekmiyor orta düzey, düz oyunculuk ve vasat beceri kafı…
Bugün hoca olarak görev yapan bir yıldız futbolcudan dinlemiştim, akrabası inşaat ustasıymış. Bir futbolcunun villasının yapımında çalışmış. Oyuncunun vasatlığına karşılık sahip olduğu tripleks villanın görkemi karşısında şaşıran usta ‘Bu futbolcu geri pas, yan pas vere vere bu villayı yaptırdı. Bir de ileriye doğru top atabilseydi neler yaptırırdı acaba’ demiş. Kim haksız olduğunu söyleyebilir?
Endüstri futbolun masumiyetini bozsa da ben futbolu ‘basit bir oyun’ olarak görmüyorum. İspanya diktatörü Franco’nun ülkesini nasıl yönettiğini soran gazeteciye ‘Ben insanları yüz binlik beşiklerde uyuttum’ şeklinde verdiği cevaba da katılmıyorum. Muktedir yöneticiler halkın ilgisinin siyasetten ziyade futbola yoğunlaşmasını ister elbette. Tribünler uyuttuğu kadar uyandırır da.
Futbolun siyasi yönü de var. Simon Kuper’in kaleme aldığı ‘Futbol asla sadece futbol değildir’ kitabında büyük takımlar futbol dışı yönleriyle de anlatılır. Yine İspanya’dan gidersek Real Madrid Kral’ın takımıdır, Barcelona ayrılıkçı Katalanların… Barcelona yıllarca göğüs reklamı almadı, formayı kutsadığı, bir bayrak gibi gördüğü için.
‘Katil Franco’ sloganının yüzbinler tarafından haykırılabildiği tek yer Barcelona stadı Nou Camp’tı.

2. Lig’de oynayan Amedspor’un Süper Lige yükselerek 3-4 yıl üst üste şampiyon olduğunu düşünürseniz Barcelona gerçeğini daha iyi anlarsınız. Bir dönemin yıldız oyuncusu Luis Figo’nun Barcelona’dan Real Madrid’e transferinin hikayesini anlatan belgeseli izleminizi öneririm. Barcelona taraftarının ‘Clasico’ diye nitelenen ilk maçta öfke ve kızgınlıkla Figo’ya nasıl dolarlar fırlattığını göreceksiniz.
Düz oyuncuları değil ama bir Messi’yi izlemek bana bir sanatçıyı izlemek gibi keyif verir. Biraz daha geriye gidersek bir Maradona’nın, bir Zidan’ın ve bir Ronaldinho’un kıvrak bilekleri, topla süzülüşleri, meşin yuvarlağa fizik kurallarını zorlayan yön verişleri bir heykeltraş veya ressamın fırçalarından farksız görünür bana. 90 dakikalık bir maç futbolcu ve bir toptan ibaret değildir. Çok daha ötesi…
Bir yerde okumuştum; ‘Futbolun 22 adamın topun peşinden koşması olduğunu düşünmenin, kemanın tel ve yaydan, Hamlet’in kağıt ve mürekkepten ibaret olduğunu söylemekten bir farkı yoktur’.
Türkiye’de de politikaya bulaşmışlığı var futbolun. Süleyman Demirel’in ‘Top mühim iştir’ sözü ünlüdür. Mesut Yılmaz Başbakan’ken taraftarı olduğu GS’ye selam göndermesi üzerine Fenerbahçe tribünlerinde ‘Sandıktan görüşürüz Mesut Bey’ diye pankart açıldı. Recep Tayyip Erdoğan, Trabzon’un Fenerbahçe’den yediği ofsayt kokan golün ofsayt olmadığını söylemesi AK Parti’ye Trabzon’da 2004’te seçim kaybettirdi.
28 Şubat sürecinin ayak sesleri önce tribünlerde duyuldu. ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganının atılmadığı tribün yoktu neredeyse. Sürecin sembol ismi Hasan Mezarcı maçlarda yuhalandı ilkin. Bugün benzeri görüntelere rastlanmıyorsa seyircilerin çok sıkı takip ve denetim altına alınmış olmasındandır. Passolig uygulamasının bir amacı da budur.
FUTBOLUN ARKA BAHÇESİ KİTABI
Klavyenin başına ‘Futbolun Arka Bahçesi’nde’ dönen dolapları anlatan bir kitaptan söz etmek için oturdum. Futbol diye başlayınca konu dallandı, budaklandı. Erbakan’ı anımsadım üniversite yıllığında kendisinden ‘ayrıntıcı’ diye bahsedilir ve denir ki ‘Siz civata nedir?’ sorusunu sorarsanız, demirin toprakta nasıl oluştuğundan başlar anlatmaya… Bizim ki de o hesap.

Futbola ilgi duyanlar cuma akşamı ara transfer döneminin kapandığından haberdardır. Takımların son gün ve son dakika transferleri peş peşe duyuruldu. Transfer meselesi hep kafamı kurcalar. Özellikle büyük takımların devasa borçları vardır. Buna rağmen her sezon sil baştan yeni oyuncularla yeni takım kurulur. Milyon dolarlar havada uçuşur. Sadece şampiyonluğa oynayan büyük takımlar değil Anadolu kulüpleri de dahil bu furyaya.
Kongre zamanlarında başkan adayları borçları azaltacak proje vaatleriyle iş başına gelir. Fakat ayrılırken borçlara yeni borçlar ekler de gider. Normal bir şirketler bu kadar ağır borç yükünün altından kalkamazken futbol kulüplerini yönetenlerin eli her şey yolundaymış gibi nasıl rahattır? Aklımın ermediği bu meseleyi bütün çıplaklığıyla anlatan bir kitaba rastladım, olaya bakışım değişti.
Paranın döndüğü yerde türlü çakallıklar yaşanırken, deli paranın saçıldığı futbol sektörünün temiz kalması mümkün mü? Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde. ‘FİFA’nın iç yüzü’ diye 4 bölümlük belgesel izledim, dünyanın futbolunun nasıl kirlendiğini gördüm. Futbolculuğunu beğendiğim Platini’nin parayla kirli ilişkisine üzüldüm. Dünya Kupası’nın Katar’da oynanmasının ne türlü rüşvet iddialarına konu edildiğini haberlerde duymuşsunuzdur.
Spor medyasının usta kalemi Atilla Türker, ‘Belgelerle; Beşiktaş’tan Galatasaray’a, Fenerbahçe’den Trabzonspor’a… Uçan paralar, dönen dolaplar, cambaz menajerler, taklacı yöneticiler, Futbol Federasyonu’daki entrikalar’ alt başlığıyla ‘Futbolun Arka Bahçesi’ diye bir kitap yazdı.
Çoğu tanıdığımız, bildiğimiz transfer hikayelerinin gerçek öyküsü. Ben aradığım birçok sorunun cevabını orada buldum. Arka bahçede nelerin döndüğünü az çok tahmin ediyordum ama doğrusu bu kadarını beklemiyordum.
Fanatizmin, takım dayanışmasının, kayırmacılığın çok sert yaşandığı futbol sektöründe bu olumsuzlukları yazabilmek cesaret ister. Türker gözünü karartmış, dedikodu ve iddiaları değil, doğrudan belgelere ulaşarak gerçekleri yazmaktan çekinmemiş. Tehditlere, korkutmalara aldırmadan doğru bildiğini anlatmış. Ve ortaya futbolun arka bahçesindeki sis perdesini kaldırıp atmış. Kitabı okuduktan sonra çıplak kalan kralın ne tür kirli oyunlar çevirdiğini görüyorsunuz.
KULÜP YÖNETİCİLERİ VE MENAJERLER ARASINDA ‘KARDEŞ PAYI’
Somut bir örnek vereyim kitaptan. Bir İspanyol futbolcu Türk takımlarına önerilir. Bonservis bedeli yoktur. Oyuncunun yıllık kazanacağı para 3.5 milyon eurodur.. Bir büyük takımın kulüp başkanı ‘düşünürüz’ cevabını verir. Bir süre sonra futbolcu o kulübe transfer edilir. Olmayan bonservis bedeli karşılığında kulübün kasasından ‘2.5 milyon euro’ çıkar. Bu paranın nereye ve kimlere gittiğini öğrenmek için kitabı okumalısınız. Şu kadarını söyleyeyim, dışarıya çıkmaz para içeride pay edilir. Statüsüne göre herkes payını alır.
Türker vurgunun adeta röntgenini çekmiş. Şu satırlar kitaptan: ‘Diyelim ki Köln’den bir futbolcu alınacak. Adı Hans… Hans yıllık 1 milyon euro istiyor. Kölns ise 2 milyon euro bonservis bedeli talep ediyor. Cambaz menajerler kolları sıvıyor. Plan yapılıyor. Bakın neler oluyor. Hans’a sana yıllık 1.5 milyon euro. Ama sözleşmene 2.5 euro yazacağız. Aradaki fark bizim olacak. Ayrıca senin için 2 milyon euro da imza parası tahsil edeceğiz. Bu para da bizim olacak.
Bitmedi…
Bonservis için de 3 milyon euro para ödüyor kulüp. 2’si Köln’e 1’i menajerlere… Şimdi merak edebilirsiniz, ‘Paranın hepsi menajerlerin cebine mi giriyor’ diye. Tabii ki hayır. Hiçbir kulüp yöneticisi aptal değil. Tam aksine önemli bölümü çok zeki. Birlikte yapılan atraksiyon zaten bu. Danışıklı oluyor. Paralar paylaşılıyor. Kardeş payı yapıyorlar’.
Sonrası malum, kulübün borçlerine yeni borçlar ekleniyor. Bir kısmı bankalarla özel anlaşmalar yaparak borçla yaşamaya sürdürürken bir kısmı kulüpler ise batıyor. Kapısına kilit vurulan anlı şanlı futbol kulüpleri hatırlıyorsunuz değil mi?
Belgelerle anlatılan konulardan birkaçı şöyle: A Milli Takım’a torpille hangi futbolcu alındı? / Trabzonspor ve Beşiktaş, Fenerbahçe’nin şampiyonluğuna set çekebilmek için nasıl protokol imzaladı? / Galatasaray’da tarihi soygun nasıl gerçekleşti? / Beşiktaş’ta hangi yöneticiler kendi cebine para indirdi? / Hangi ünlü menajerin oğlu 1 dakika oynamadan Fenerbahçe’de 5 yıl barındı? / Beşiktaş’ta rüşvet alan yönetici kim? / Trabzonsporun kasası kimler tarafından delik deşik edildi? / Karabükspor’dan Gençlerbirliği’e, Antalyaspor’dan Kayserispor’a, Erzurumspor’dan Bursaspor’a, Gaziantepspor’dan Eskişehirspor’a kulüplerimizin kasası nasıl boşaltıldı?.
Sorular uzayıp gidiyor. Türker cevaplarını belgeleriyle birlikte kitapta ayrıntılı şekilde anlatıyor.
TEMİZ KALANLAR, İSTİSNA…
Elbette dürüst menajerler ve kulüp yöneticileri var. Onları konunun dışında. Galiba temiz kalanlar istisna. Belli ki sistem yolsuzluğu, usülsüzlüğü üretiyor. Kendini korumak güç. Paraya dokunana bulaşıyor kirlilik. Bu da yapısal sorun olduğunu gösteriyor. Çözüm ve çaresi palyatif olamaz. Kangren olmuş bir organı pansumanla kurtaramazsınız. Her alanda olduğu gibi radikal ve köklü reformlara ihçiyaç var. Gacırdayan tekere bile çomak sokmak bu topraklarda her zaman zor olmuştur. Meseleye neşter vurulması kolay değil.
Sadece ön bahçe değil futbolun arka bahçesinin de çok sorunlu olduğunu anlatmak istedim. Şampiyonluk yarışı iki takım arasında nefese nefese sürerken, gelen giden transferlere bir de bu açıdan bakınız. Amatör ruh, dürüstlük ve ahlak skordan da şampiyonluktan daha önemli. Yoksa öyle değil mi?
Bir dönem Galatasaray’ı da çalıştıran dünyacü ünlü futbol adamı Frank Rijkaard şu sözü üzerinde de düşünmeye değer: ‘Aslında her şeyden biraz var Türk futbolunda. Ama hiçbir şeyden tam yok’. Futbol bahçemizin, önü ile arkası ile hali pürmelali böyle…
Temiz futbol, dürüst takım şampiyon olsun!






















